11 Aralık 2009 Cuma

Geçip gidememek

Günlerdir uğraşıyorum eski resim ve kıyafetlerden kurtulmaya... Onlara veda etmek öyle zor ki... Belki biraz tembellik, biraz da bağımlılıktan dolayı şu hayatta hiçbir şeyle kolay vedalaşamıyorum. Bu yüzden de ofis masamda 2005 yılına ait fakslara, evdeki dolabımda yıllar öncesinin kıyafetlerine ve bilgisayarımda artık iş dahi yapmadığım insanların postalarına rastlanabilir... Ama bu durum beni korkutmuyor çünkü günün birinde ya bilgisayar çöküyor ya da aileden biri daha fazla bu duruma katlanamayıp, olaya müdahale ediyor ve sorun bir şekilde çözüme ulaşmış oluyor.

Benim asıl derdim insanlardan kopamamak... Dönem dönem bazı insanlarla sık görüşüp daha sonra iş veya yaşanılan şehir dolayısıyla iletişimde kopukluk olsa da, o insanlarla tekrar görüşüldüğünde aynı sıcaklık yaşanabiliyor. Peki ya eski aşklar öyle mi? Toplumda genelde yaşanan ve aslında yaşanması uygun bulunan; ayrılık sonrası tamamen kopmak... Ne münasebet diyeni olsun, aşk bittiyse ne gereği var görüşmenin diyeni olsun, birçok insan sevgilisi ile yolları ayırınca hayatından tamamen çıkarmakta bir sakınca görmüyor. Burada benim çözemediğim konu şu: Aylarca, bazen yıllarca hayat arkadaşımız haline gelen bu insanlarla, bir nedenden ötürü ayrı düşünce, hayatımızdan tamamen çıkarabilmeyi nasıl başarırız? Ve tabii ki, hayatımızdan tamamen çıkarmak zorunda mıyız? Kafa dengi bir arkadaş bulmanın bu kadar zor olduğu bir dönemde, aşk bitti diye arkadaşımıza da elveda demek zorunda mıyız?

Sezen Aksu hislerime tercüman olmuş..
"Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem... Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir"....

7 Aralık 2009 Pazartesi

Bu ne yaman çelişki

İnsanları, çok bilen ve bildiğini her fırsatta belli eden, çok bilen ancak bunun reklamını yapmayıp ancak gerektiğinde bu vasfını ortaya koyan, hiçbirşey bilmeyip çok biliyormuş gibi gösteren ve bir konuda bilgi sahibi değilse biliyormuş gibi davranmayan olarak 4'e ayırabiliriz.

Son 2 sınıf için söylenecek pek birşey yok; bilmediğini kabul edeni dürüstlüğü için tebrik etmek ve içi boş olan makyajlıları kınamak dışında. Ancak bilgi sahibiyseniz eğer, işte o zaman yandınız... Bildiğini göstersen bir türlü, göstermesen başka tür dert.

Yaşamları boyunca kendini gelişime adamış, birçok konuda bilgi sahibi olmak için uğraşmış ve kendilerini belli bir entellektüel düzeye getirmiş insanlar, çok ince bir çizgiyle ayrılmış hassas bir dengenin içine giriyorlar toplum içinde. Kendini övmemenin, takdiri başkalarının yapması gerektiğinin altı çizilse de devamlı, bazen fazla tevazu sonucu, insanlar hakettikleri yere gelmek bir yana dursun, yıllarca emek verdikleri birikimleri de hiçe sayılabiliyor. Bu konuda sevdiğim bir söz 'Fazla tevazu gösterme, gerçek sanarlar'. Çevredekilerin sizi keşfetmesi, sonucunda tebrik etmesi ve size değer vermesi çok güzel olsa da maalesef bu rekabetçi devirde, herkes önündekinin üstüne basıp bir basamak daha yükselmeye çalışıyor ve siz değerinizi belli edemeden yok olup gidiyorsunuz. Öte yandan, kendini insanlara devamlı surette anlatmaya çalışmak, oldukça itici ve ukala bir tavır olarak algılanabiliyor. Çevremizde sürekli görüyoruz, her fırsatta kendi başarılarını anlatmaya çalışan, birçok soruyu bitirdiği okullara ve kariyerine bağlayan insanları... Bu nedenle oldukça hassas bir çizgi bu; ukalalığa kaymadan kendi değerinizi anlatabilme becerisi. Tabii insanların bu konuda git gide daha agresif olmasının önemli bir nedeni de, ortalığın yalancı başarı öyküleriyle dolu olması. "İmaj herşey, gerçek hiçbir şey" diyerek kendini ortaya atan insanların arasından sıyrılmaya çalışan birçok bilgili insan da, maalesef, kendine her geçen gün ukala ve itici insanlar sınıfında yer buluyor.

Bu nedenle kendimizi geliştirmeye devam ederken, yüksek çıkan seslere aldırış etmeden kendi değerimizi bilmeli ve insanlara itici gelmeden toplumda kendimizi kabul ettirebilmeliyiz.

10 Kasım 2009 Salı

Mektup

Atam,

Bu sabah, her 10 Kasım'da olduğu gibi, saat 9'u 5 geçe sirenler çaldı, bayraklar yarıya indi. Seni anıyoruz bugün, yokluğuna halen alışamamış bir halde... Okuldayken şiir okurdum hep 10 Kasım'larda.. Büyüyünce tabii şiir faslı bitti... Seni okuduklarımda, izlediklerimde ve her zaman aklımda anmaya devam ettim. Ama bu sene farklı olsun istiyorum ve geçen yıllar içinde neler yaptığımı anlatmak, sana ve senin kurduğun bu yüce ülkeye layık olup olamadığımı senin değerlendirmeni istiyorum. Şiir okumamın yerine geçer mi bilmem ama yazmakta da fena değilmişim, öyle diyor arkadaşlarim.

Okudum ben, öncelikle bunu söyleyeyim Atam. Üniversite bitirdim, iş sahibi oldum. Okumaya da devam ediyorum, hayat biter, eğitim bitmez... Ülkemi her fırsatta temsil ediyorum yurtdışında... Hala soruyor bu yabancılar; kadınlar rahat çalışabiliyor mu? nedir toplum icindeki durumlari? diye... Sabırla anlatıyorum, dünyada kadınlara seçme ve seçilme hakkini veren ilk ülkelerden biriyiz, ülkemizde calışan kadın çok diye... Halen soruyorlar bizim memlekette çarşaf mı giyiliyor diye, kılık kıyafet kanunu var bizde, diyorum, şaşırıyorlar. Bıkmadan usanmadan anlatıyorum onlara gerçek Turkiye'yi Atam. Senin bizlere emanet ettiğin bu güzel vatanı ve çağdaş Türk kadınını...

Selanik'e gittim, doğduğun evi gördüm. Çok güzel bir müze olmuş, çok duygulandım tabii gezerken. Çok güzel bir bahçe içinde ev. Bize çok anlattilar o evi, Selanik'te doğdu Atamiz 1881'de diye. Çok sevindim yıllarca hakkında kitaplar okuduğum evi görünce. Anıtkabir'e de gittim, çok hem de. Her gidişimde bir duygu seli tabii tahmin edeceğin gibi. Zor be Atam, senin yokluğunda seni yaşatmaya çalışmak güzel olsa da, istiyor insan biraz konuşmak, fikir almak... Ben konuşuyorum gerçi seninle, beni duyduğuna emin olarak... Acaba şu an, 'Sil kizim gözyaşlarını, devam et anlatmaya, merak ediyorum baska neler oluyor' diyor musun?

Bir sergi açıldı yeni, Atatürk'ün güldüğü resimler diye. Televizyonda gördüm bazı resimleri, gideceğim elbet görmeye. O resimlerde senin mutlu olduğun anları görmek beni de mutlu etti. Atam bizim icin ugraşıp didinirken mutlu zamanları da olmuş dedim kendi kendime...Bir insanin gerçekte görmediği; bırak görmeyi, aynı dönemde yaşamadığı bir insana bu kadar sevgi duyması ne tuhaf... Hic göremeyecek olmak da bir o kadar acı... Seni, uzaktan da olsa görebilmiş olan Anneannemle gecen gün konuşuyorduk, seni ilk nasıl gördüğünü anlattı ve vefat haberini nasil aldığını... Henüz küçücük bir çocukmuş, hüngür hüngür ağlamış acı haberi alınca... 71 yıl sonra, hala ağlıyoruz arkandan Atam, yokluğuna alışmak zor...

"Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir." demiştin ya Atam... Akarken gözyaşlarım sessizce, seni hiç unutmayacağıma ve ilkelerini takip ederek, bu vatana layık bir evlat olarak yaşayacağıma söz veriyorum. Nur içinde yat Atam. Seni çok seviyorum...

Coco Chanel / "Güçlü" bir kadın

Coco Chanel'in, Chanel imparatorluğunu kurmadan önceki hayatını anlatan Coco avant Chanel filmini sonunda izleme fırsatı buldum. Audrey Tautou, sevimliliği ve başarılı oyunuyla, Coco'yu bana ve arkadaşlarıma çok sevdirdi. Film de gerçekten izleyiciyi sıkmadan, o dönemde erkeklerin kadına bakış açısı üzerinden bilgiler vererek, güçsüz Coco'nun azimle ideallerine ulaşmasını çok güzel anlatıyor.

Evet, Coco ideallerine ulaşıyor ve erkek egemenliği altında yaşayan, kadınları bir işi beceremeyen süs bebeği gibi kabul etmiş bir toplumda, kendi ayakları üzerinde durmayı başarıyor, kendi işini kuruyor ve modada bir devrim yaratıyor. Peki ya aşk? Fırtınalı aşklar yaşasa da Coco, sonuçta yalnız ve aşktan yana mutsuz veda ediyor hayata. Çünkü Coco dik kafalı, özgürlüğüne düşkün ve bir erkeğin, üzerinde hakimiyet kurmasını kabul etmek istemiyor. Peki eşit şartlara sahip iki insan mutlu olamaz mı?

Bu olaylar yıllar evvel Fransa'da cereyan etmiş olsa da, günümüzde Ally McBeal, Sex and the City gibi dizilerde de bolca işlendiği üzere, güçlü kadının aşkta şansının az olduğu halen süregelen bir konu. Erkeklerin, kadının başarısını tehdit unsuru olarak görmeyip aksine, eşini/kızarkadaşını desteklemesi, kadının da bu konularda kompleks sahibi olmayan ve sevdiği insanın başarısıyla gurur duyacak bir erkeği seçmesiyle, "güçlü kadın"ın işte olduğu kadar aşkta da başarıya ulaşması olası.

Böyle bir erkek yok diyorsanız, cevabım: Kesinlikle var.
Bulamıyorum diyorsanız, cevabım: Aramayın, o sizi zaten bulacaktır.

31 Ekim 2009 Cumartesi

Hayali arkadaşlar

Hepimiz hayal kırıklığı yaşıyoruz arkadaşlıklarımızda...

Bu konu hakkında çok kafa yorup, bunun nedeninin yüksek beklentiler olduğunu düşünmüş ve çözümü orada aramıştım. Hatta bundan dolayı insanlardan beklentimi en aza çekmiş ve birinden ufak bir iyilik gördüğümde mutlu olmayı, ters bir hareket gördüğümde de, bir beklentim olmadığından mütevellit, hayal kırıklığı yaşamamayı başarmıştım. Ancak son zamanlarda fark ettim ki, beklentiler aslında fazla birşey ifade etmiyor. Sorunun kökü, bu beklentilerin içine nasıl girdiğimizde saklı .

Olay, o insanı hayatımızda boş olan yeri doldurma amaçlı gündeme almakta, yani o insanı alıp hayatımızdaki boşluğa göre şekillendirerek o boşluğu doldurmakta başlıyor. Diyelim ki biriyle tanışıyoruz ve konuşmalarından, yapmaktan zevk aldığı şeylerden kendisi ile ilgili bir görüşümüz oluşuyor. Hemen kendisini hayatımızda bu tip bir arkadaşlık için ayrılmış boşluğa yerleştiriyor, o boşluğa uygun hale getirmek için şekillendiriyor ve kafamızda yarattığımız o kişi gibi davranmasını bekliyoruz. Aksi yönde bir davranış geldi mi gerginlikler, mutsuzluklar, peşi sıra karşımıza çıkıveriyor. Bu sayede bir süre mutlu mesut ilerleyen ilişkiler, bir anda karşı tarafın, hayalinizde olmasını istediğiniz şekilde davranmamasıyla gerilip, kopabiliyor.

Oysa, hayatımızdaki insanları oldukları gibi kabul edip ona göre davransak, yıllarca zaman ve emek verdiğimiz ilişkilerimiz çok daha sağlam ilerleyecek. Bu nedenle, diyorum ki; kendi yarattığımız, "hayali arkadaşlarımız"a veda edelim ve arkadaşlıklarımızı, gerçek dünyada sağlam şekilde yaşayalım.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Aşk-ı Memnu

Sıkı bir yerli dizi izleyicisi olmadığım için daha evvel dizilerimizle ilgili bir yazı yazmayı hiç düşünmemiştim, ancak yazılarımı çok seven bir arkadaşım, Aşk-ı Memnu dizisi ile ilgili yorumlarımı yazmamı istediğinden beri düşünüyorum, nereden başlayacağımı bulabilmek için.

Bilindiği üzere Aşk-ı Memnu, Halit Ziya Uşaklıgil'in bir romanı. Bu başarılı, başarılı olduğu kadar da meşhur roman, dizi olarak yeniden çekilmesiyle tekrar hayatımıza girdi. Kadro sağlam; Nebahat Çehre ve Selçuk Yöntem gibi kendini yıllar önce kanıtlamış oyuncuların yanında genç ve çok sevilen Beren Saat ve Kıvanç Tatlıtuğ yer almakta. Dizinin bir önceki versiyonunda oynayan Müjde Ar ve Salih Güney, genç oyuncuları ilk başlarda bir hayli ağır eleştirse de, günler haftalar birbirini izledi ve sonuçta bu dizi, devamlı surette yüksek izlenme oranıyla büyük başarı elde etti. Peki neydi bu başarının sırrı? Üzerinde benzeri emekler verilmiş birçok dizi yayından kaldırılırken, bu dizi nasıl bu kadar başarılı oldu?

Öncelikle hikayenin birçok yönü izleyiciyi ekrana bağlayacak cinsten. İçinde aşk ve türlü dalavereler var. Oyuncuların seçimi ve başarılı oyunları da inandırıcılığı artırmakta. Tecrübeli oyuncuları anlatmaya gerek yok, zaten hepsi görevlerini layıkıyla yerine getiriyor. Kıvanç Tatlıtuğ, bu dizi sayesinde, sadece güzel bir yüz değil, aynı zamanda çok da iyi bir oyuncu olduğunu ispatladı. Yeri geldiğinde nefret ettiğimiz bir çapkın, yeri geldiğinde ise haline üzüldüğümüz genç bir çocuk. Gerçekten çok başarılı. Keşke Bihter karakterini oynayan Beren Saat için de aynı yorumları yapabilseydim. Maalesef, kendisinin daha çok çalışması lazım, ancak, önemli sahnelerde bize duyguyu iletmekte zorlansa da, genel olarak Bihter için verilmek istenen şımarık ve hırslı havayı yansıtabiliyor, bundan dolayı çok sırıtmıyor kadroda.
Dizinin, insanları ekrana bağlayan diğer güzel yanları ise güzel ve bakımlı kadınlar, şık kıyafetler ve gösterişli yaşam tarzı. Kanallarımızı, dert ve keder dolu dizilerin sardığı bir dönemde karşımıza çıkan Aşk-ı Memnu dizisi, gerçekten bir göz ziyafeti çekiyor bizlere.

Gerçek hayatta tasvip edilmeyecek hassas konuları gündeme getirip bizleri düşünmeye sevk etmesiyle, aşk, ihanet, para gibi konuların sadece günümüzün meseleleri olmadığını bize gösteren Aşk-ı Memnu, ne mutlu ki bu dizi uyarlamasıyla yeniden hayatımıza girdi ve bizlere her hafta, Firdevs Hanım'ın gençlere taş çıkaracak güzelliğini, Beşir'in içinde kopan fırtınaları, Nihal'in çocuksu duygularını, Adnan Bey'in saflığa varan nezaketini ve Behlül'ün masmavi gözlerini izleme fırsatı vererek, hayatımızda unutulmayacak bir yer etti.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Amsterdam

Sık seyahat eden biri için, yeni bir ülkeye gitmek, her zaman yaşanabilecek bir olay olmaktan çıkıyor. Bundan dolayı da sürekli aynı yerlere gitmek heyecan vermiyor insana...

Görmediğim bir yere gitmenin heyecanı, biraz sevinç biraz da endişe içerir, acaba sevecek miyim veya görülmesi gereken yerleri görebilecek miyim diye. Bilmeyince gideceğim yeri ve araştırma yapacak vaktim de yoksa, iyice strese girerim. Bir de havası suyu nasıldır bilemiyor insan, etraftan duyduklarına göre hazırlıyor eşyalarını ve sonuç; 30 kg gelen bavullar, giyilmeyecek birçok eşya ve bunları taşıma eziyeti...

Yine böyle bir seyahatte, 8 C dereceye göre hazırlanmış bir bavulla Amsterdam'a vardık. Hava bulutlu ancak oldukça ılıktı. Aynı hatayı Haziran ayında Moskova'ya giderken de yapmış, herkes sandaletlerle gezerken ben kalın botlarla idare etmek zorunda kalmıştım. Amsterdam için baharda bile çok soğuk olur diyen arkadaşlarım, asıl mevzudan; yani arada bir fırtına şeklinde yağan yağmurdan bahsetmeyi atlayınca, hediyelik eşya dükkanlarında satılan, bir kez açıldıktan sonra bir daha kapanmayan şemsiyelere mecbur kaldık. Turistik amaçlı bir seyahat olmadığı için, boş günümüzü dolu dolu değerlendirelim diye hemen bir harita aldık ve otelimizin bulunduğu bölgeyi gezmeye başladık. Merkez istasyonun bulunduğu bölge, Amsterdam'in turizm merkezi diyebiliriz. İki adımda bir karşınıza çıkan "cafe"lerden etrafa yayılan koku, ilk başta çok rahatsız etse de zaman içinde alışılıyor ve temiz havayı solumak insana garip gelmeye başlıyor. Bir sokaktan diğerine geçerken karşınıza çıkan kanallar, değişik mimarideki köprüler ve pasta gibi evler şehrin en güzel ayrıntıları. Tabii ister istemez, yolumuz meşhur Red Light District'e de düştü. Ne abartıldığı kadar çirkin, ne de görmek için o kadar yola değecek bir yer burası.

Bu bölgedeki ara sokaklarda gezerken duraksar ve bir de harita çıkarırsanız cebinizden, yanınızda çeşitli adamların belirmesi ve yardımcı olmaya çalışmaları an meselesi. Bu insanlardan bir an evvel uzaklaşmak, yapılması gereken tek hareket, zira kendilerinin pek tekin olmadığını, Hollanda'lılar bile söylüyor. Amsterdam'ın güneyine doğru gidildiğinde ise, çok daha farklı bir bölgeyle karşılaşıyor insan. Nezih semtler, yürürken kendinizi güvende hissettiğiniz sokaklar, birçok müzenin bulunduğu MuseumPlein, sanki bambaşka bir şehirdeymiş gibi hissettiriyor.

Gittiğim her ülkenin yeme-içme kültürüyle yakından ilgili olduğum için, çevremde bulunan insanların nasıl beslendiğini de inceledim. Öğlenleri genelde peynir ekmek gibi pratik çözümlerle idare ediyorlar. Ama ne peynir, lezzeti anlatmakla bitmez. Meşhur peynir markaları, Old Amsterdam'ın üretildiği ve paketlendiği firmayı da gezme fırsatı buldum. Peynirleri yaşlandırdıkları tesis ve devasa depoları gerçekten görmeye değer. Peynirle birlikte salatayı da ihmal etmiyor Hollanda'lılar, bundan dolayı öğle yemekleri büyük bir zevkti benim için. Hollanda'daki yemeklerden bahsederken, dev patates kızartmalarından söz etmemek haksızlık olur. Kocaman boyları ve inanılmaz lezzetiyle akılları baştan alıyor. Bu yerel lezzetlerin yanında, tüm dünya mutfaklarından örnekler bulmak mümkün. Benim en çok rastladığım mutfak İtalyan'dı ve oldukça başarılıydı.

Amsterdam ile ilgili beni en çok şaşırtan konu ise, insanların İngilizce konuşma oranıydı. Muhatap olduğum sayısız insanın hepsi, çok akıcı İngilizce konuşuyordu. İngilizce eğitimin yaygın olduğunu biliyordum ancak gencinden yaşlısına bu kadar iyi İngilizce konuştuklarını tahmin etmiyordum.

Amsterdam'ı kendimce anlatmaya çalıştım, biraz da resimler konuşsun.

Hakkımda

Fotoğrafım
Instagram:@stylishtimes Snapchat:@astylishtimes Twitter:@AysheRose

İzleyiciler