Gün boyu toplantı üstüne toplantı yapmış, iş sonrası da sporda kendini paralamış bir bünye için en rahatlatıcı aktivitenin biraz uyku olduğunu düşünürdüm. Meğer güzel bir film izlemek de insanı dinlendirebiliyormuş.
"Leap Year", haftalardır gitmekten kaçındığım, klişelerle dolu olmasından şüphe ettiğim ve bu sebeple biraz mesafeli kaldığım bir vizyon filmiydi. Sonunda bir Perşembe akşamı, biraz kafamı dağıtır umuduyla aldım biletimi, girdim salona. Film başlar başlamaz, Amy Adams'ın tatlı yüzü ve benim izlemekten en keyif aldığım aşırı düzenli ve titiz kadın karakterlerine* örnek Anna ile tanışıyoruz. Anna, çalışkan ve programlı ancak hayat, herkese yaptığı gibi, ona da öyle oyunlar oynuyor ki, kendisini bambaşka ortamlarda, bambaşka insanlarla buluveriyor. Anna'nın Dublin'e gitme macerası, çok tatlı, çok eğlenceli. Declan karakterine can veren Matthew Goode'nin de bu eğlencedeki rolü büyük. Bu iki oyuncu, öyle güzel bir kimya yakalamışlar ki, sanki film değil, gerçek hayattan bir kesit izliyoruz. Film, romantik komedi olarak sınıflandırılmış belki ama benim için sıcak ve eğlenceli bir aşk filmi.
Filmden sonra düşündüm ister istemez; statü, para ve dünyevi komplekslerimiz olmasa, acaba nasıl birine aşık olurduk? Aşık olmak bir seçim bir yerde. Belki direk seçmiyoruz aşık olacağımız kişiyi, veya seçip birlikte olsak da, aşk olmuyor sonucunda her zaman. Ama en azından belli bir sosyal çevreden, görüştüğümüz, aynı yerlerde bulunduğumuz, benzer zevkleri paylaştığımız bir grup insan içinden oluyor eşlerimiz, sevgililerimiz ve arkadaşlarımız... Peki büyük şehir kaosundan uzakta, geçinebilecek kadar para kazanmanın yeteceği, insanların birbirlerini, okudukları okulla, çalıştıkları şirketle, gittikleri kulüplerle değerlendirmediği bir dünyada yaşasaydık? O zaman aşık olabilme ihtimalimiz dahilinde, daha geniş bir kitle yer almaz mıydı?
* The Ugly Truth'daki Abby, The Proposal'daki Margaret
11 Nisan 2010 Pazar
18 Şubat 2010 Perşembe
Başarı
İnsanları ambalajına göre mi değerlendiriyoruz? sorusu, üzerinde en çok konuşulan konulardan biridir günümüzde. Kendimizle ve dolayısıyla dünyayla barışık bir hayat felsefesinin pek moda olduğu bu günlerde, birçok insan, "hayata pozitif bakmalı, doğaya saygı duymalı, içimizdeki sese kulak vermeli" ve "insanları dış görünüşüne göre yargılamamalıyız" gibi söylemler ile kendilerini her geçen gün daha da geliştiriyor, veya geliştirdiğini düşünüyor.
Ben de özünde katılıyorum bu yaklaşımlara... Bence de insanları sevmeli, doğaya saygı duymalı ve olumlu düşünceye açık olmalıyız. Lakin, iş insanları değerlendirme konusuna gelince, bu felsefelere aykırı bir durum, oluşuyor kendiliğinden. Biri ile tanıştığımızda ilk izlenim, dış görünüşe paralel bir çizgide oluyor. Saçı, kıyafeti, ayakkabısı, kilosu, çantası gibi unsurlar, o kişi ile ilgili ilk görüşlerimizi belirliyor belirlemesine ancak, o kişi ile konuştukça, o dış görünüşün altındaki insanı tanımaya başlıyoruz. Genellikle, ortak zevkler, o kişi ile ilgili ilk görüşlerimizi olumlu hale çevirebiliyor.
Bir de yakından tanıma fırsatı bulamadığımız insanlar var. Günlük hayatta karşımıza çıkan ve uzaktan gördüğümüz insanlar ile bir dergide, gazetede, televizyonda veya beyaz perdede gördüğümüz insanlar bu bahsettiklerim. Bire bir tanışma imkanımız olmayanlar, bir diğer deyişle... Meşhur olanları hakkında, röportajlardan fikir edinebiliriz belki ancak ilk intiba itibariyle sevelim sevmeyelim, bir insan yaptığı işte başarılıysa, kendisi hakkındaki görüşlerimiz hemen olumluya doğru eğilim gösterir ve o kişiyi sevmesek bile en azından saygı duyarız. Örneğin bir oyuncu, beyaz perdedeki başarısıyla derinden etkileyip, tüm filmlerini takip eder hale getirebilir bizleri. Efsaneleşen Joker performansı ile Heath Ledger, Sherlock Holmes yorumuyla Robert Downer Jr., Head in the Clouds'daki rolüyle Charlize Theron, son on yılın sinemasından benim aklima ilk gelenler. Tanınmış insanlar için geçerli değil bu sadece. Karaoke barda Whitney Houston gibi şarkı söyleyebilen bir kadın ile hiç bilmediğiniz bir ressamın, bir resmine bayılmamız gibi de cereyan edebiliyor bu olay.
Toplumda istediğimiz şekilde var olmak ve insanlar üzerinde olumlu bir intiba bırakabilmek için, sadece ilk etapta görünen dış özelliklerimize dikkat etmek yerine, aynı zamanda yeteneklerimize de önem verip, yaptığımız bir işte başarılı olursak, sevilmek değil belki ama saygı uyandırmak garanti diyebilirim.
Ben de özünde katılıyorum bu yaklaşımlara... Bence de insanları sevmeli, doğaya saygı duymalı ve olumlu düşünceye açık olmalıyız. Lakin, iş insanları değerlendirme konusuna gelince, bu felsefelere aykırı bir durum, oluşuyor kendiliğinden. Biri ile tanıştığımızda ilk izlenim, dış görünüşe paralel bir çizgide oluyor. Saçı, kıyafeti, ayakkabısı, kilosu, çantası gibi unsurlar, o kişi ile ilgili ilk görüşlerimizi belirliyor belirlemesine ancak, o kişi ile konuştukça, o dış görünüşün altındaki insanı tanımaya başlıyoruz. Genellikle, ortak zevkler, o kişi ile ilgili ilk görüşlerimizi olumlu hale çevirebiliyor.
Bir de yakından tanıma fırsatı bulamadığımız insanlar var. Günlük hayatta karşımıza çıkan ve uzaktan gördüğümüz insanlar ile bir dergide, gazetede, televizyonda veya beyaz perdede gördüğümüz insanlar bu bahsettiklerim. Bire bir tanışma imkanımız olmayanlar, bir diğer deyişle... Meşhur olanları hakkında, röportajlardan fikir edinebiliriz belki ancak ilk intiba itibariyle sevelim sevmeyelim, bir insan yaptığı işte başarılıysa, kendisi hakkındaki görüşlerimiz hemen olumluya doğru eğilim gösterir ve o kişiyi sevmesek bile en azından saygı duyarız. Örneğin bir oyuncu, beyaz perdedeki başarısıyla derinden etkileyip, tüm filmlerini takip eder hale getirebilir bizleri. Efsaneleşen Joker performansı ile Heath Ledger, Sherlock Holmes yorumuyla Robert Downer Jr., Head in the Clouds'daki rolüyle Charlize Theron, son on yılın sinemasından benim aklima ilk gelenler. Tanınmış insanlar için geçerli değil bu sadece. Karaoke barda Whitney Houston gibi şarkı söyleyebilen bir kadın ile hiç bilmediğiniz bir ressamın, bir resmine bayılmamız gibi de cereyan edebiliyor bu olay.
Toplumda istediğimiz şekilde var olmak ve insanlar üzerinde olumlu bir intiba bırakabilmek için, sadece ilk etapta görünen dış özelliklerimize dikkat etmek yerine, aynı zamanda yeteneklerimize de önem verip, yaptığımız bir işte başarılı olursak, sevilmek değil belki ama saygı uyandırmak garanti diyebilirim.
31 Ocak 2010 Pazar
Usta-Çırak ilişkisi
Biliriz ki, bir işi iyi yapan ustanın, mutlaka bir de çırağı vardır. Ve bu ustanın en elzem görevlerinden biri, çırağı eğitmek ve kendi yokluğunda işi layıkıyla yapabilecek hale getirmektir. Bir nevi tahtını bırakacak kişiyi, bu görev için yetiştirmek. Ustanın ustalığına ve çırağın yeteneğine bağlı olarak günün birinde, usta görevi bırakır ve çırak, "usta" tacını giyer. Sırayla devredilmiş görev, gereğince yerine getirileceği için, herkes mutlu, herkes tatmindir. Kimi zaman da, çıraklar fazla yetenekli çıkar ve zamanından evvel usta kadar iyi işlere imza atacak hale gelir. Bu durum için "Boynuz kulağı geçti" yorumu yapılır ve konu ile alakalı hoş sohbetlere imza atılır. Herkes halen huzurlu ve mutludur, zira çırak haddini bilmekte ve vaktinden evvel kralın tahtına göz dikmemektedir.
Bu hoş ve tanıdık hikaye, günümüz koşullarında halen geçerli mi acaba? Günümüz koşulları sert ve acımasız. Büyük şehirlerde hayat standartlarını idame ettirebilmek amacıyla, hırs ve stres içinde çalışılan, rekabetçi bir ortam. Ve bu ortam, insanları ikileme sürüklüyor. Usta olmuş bir çalışan, arkasından geleni iyi niyetle eğitmeye başladığında, başına gelecekler çok ihtimalli bir denklem adeta. Çırağın yetenekli ve çalışkan çıkması durumunda, az zamanda çok yol alıp, ustasının yerine geçmek istemesi, bunun sonucunda üst yönetimin daha genç birine şans verip, tecrübeli ama pahalı usta ile yollarını ayırmak istemesi, olasılıklar dahilinde.
Yıllarını mesleğine vermiş tecrübeli ustalar, çırakların tehditi altında kalmamak için, bu sefer başka bir yöne eğiliyorlar; kimseyi eğitmeyip, kendilerini "yeri doldurulamaz" statüsüne yerleştirmek. Bu durum, şirket için türlü sakıncalar içerdiği gibi, usta için de birçok sorunu beraberinde getiriyor. Yetki ve sorumluluk dağıtmayan usta, yığılan işlerle tek başına uğraşmak ve gereğinden fazla çalışmak zorunda kalıyor.
Yardımsever olayım derken işinden olmak veya işini ve konumunu kaptırmamak için bencil davranmak gibi bir ikilemde kalan ustamız, kararını hangi tercihten kullanırsa kullansın, bizler de kendimizi günün birinde benzer durumda bulacağımızdan, o gün gelip çattığında, ustayı anlayışla karşılayıp, kendisine hak vereceğiz.
Bu hoş ve tanıdık hikaye, günümüz koşullarında halen geçerli mi acaba? Günümüz koşulları sert ve acımasız. Büyük şehirlerde hayat standartlarını idame ettirebilmek amacıyla, hırs ve stres içinde çalışılan, rekabetçi bir ortam. Ve bu ortam, insanları ikileme sürüklüyor. Usta olmuş bir çalışan, arkasından geleni iyi niyetle eğitmeye başladığında, başına gelecekler çok ihtimalli bir denklem adeta. Çırağın yetenekli ve çalışkan çıkması durumunda, az zamanda çok yol alıp, ustasının yerine geçmek istemesi, bunun sonucunda üst yönetimin daha genç birine şans verip, tecrübeli ama pahalı usta ile yollarını ayırmak istemesi, olasılıklar dahilinde.
Yıllarını mesleğine vermiş tecrübeli ustalar, çırakların tehditi altında kalmamak için, bu sefer başka bir yöne eğiliyorlar; kimseyi eğitmeyip, kendilerini "yeri doldurulamaz" statüsüne yerleştirmek. Bu durum, şirket için türlü sakıncalar içerdiği gibi, usta için de birçok sorunu beraberinde getiriyor. Yetki ve sorumluluk dağıtmayan usta, yığılan işlerle tek başına uğraşmak ve gereğinden fazla çalışmak zorunda kalıyor.
Yardımsever olayım derken işinden olmak veya işini ve konumunu kaptırmamak için bencil davranmak gibi bir ikilemde kalan ustamız, kararını hangi tercihten kullanırsa kullansın, bizler de kendimizi günün birinde benzer durumda bulacağımızdan, o gün gelip çattığında, ustayı anlayışla karşılayıp, kendisine hak vereceğiz.
17 Ocak 2010 Pazar
Büyüklere oyuncak
Evli çiftler, evlenmelerinden bir süre sonra, canlarının sıkılmaya başladığını hisseder ve bir arayışa girerler. Bu arayışın sonucu da kuvvetle muhtemel bir bebek yapma fikriyle sonuçlanır.
Bebekleri dünyaya geldiğinde, evleri şenlenmiş, hayatları daha mutlu oluverir. Artık oyalanacakları bir şey vardır ailede. Yıllar yılları izler, bu bebekler büyümeye başlar ve bu esnada, ailenin tek gayesi, bu çocuğu en iyi şekilde yetiştirmek olur. Okul ismi, eğitim dili fark etmez, her ebeveyn, kendi hırsları için veya ileride başarılı birer birey olsunlar diye canla başla uğraşır, onları iyi okullara sokarlar. Okul telaşı bittikten sonra artık okumuş genç insanlar haline gelen bu çocuklar, kendilerine bir yön çizmeye çalışırlar hayatta. Tabii bu aşamada, yine aileler devreye girer ve çocuğu, ileride en çok para yapacak, geleceği en parlak görünen mesleklere yönlendirirler. Mesela bu çocuk, şair olmak istese bunu hobi olarak yapması tavsiye edilerek kendisinin "gerçek" bir iş sahibi olması önerilir. Veya tiyatrocu olmak isteyen genç bunu sadece iş sonrası hobi kulüplerinde gerçekleştirmelidir. Çocuk yurt dışında yaşamak isterse mesela, küçük çapta bir kriz çıkabilir ailede, zira yapıp, büyütüp okuttukları oyuncaklarından uzaklaşmak istemezler. Eğer, ailenin uygun bulduğu bir iş, aşk veya özel hayatı yoksa, hepten yandı bu çocuklar. İsimleri çıkar isyancıya, bundan sonra ne yaparlarsa, mutlaka davranışlarının içinde bir isyan tohumu aranacaktır. Zor iştir çocuk olmak vesselam, kendi hayatını yaşamaya çalışırken, omuzlarında tonla bir yük taşımak demektir; ailenin beklenti ve isteklerinden oluşan.
Tüm bu kargaşa sonucunda bu çocuklar, hayata geliş amaçlarını sorgular dururlar... Bir tarafta sadece bir kez yaşanabilecek günler, aylar, yıllar, diğer tarafta bu değerli zamanların başkalarının istekleri doğrultusunda harcanması... Zor iştir çocuk olmak; hayatı boyunca sahibini eğlendirmesi gereken bir oyuncak misali...
Bebekleri dünyaya geldiğinde, evleri şenlenmiş, hayatları daha mutlu oluverir. Artık oyalanacakları bir şey vardır ailede. Yıllar yılları izler, bu bebekler büyümeye başlar ve bu esnada, ailenin tek gayesi, bu çocuğu en iyi şekilde yetiştirmek olur. Okul ismi, eğitim dili fark etmez, her ebeveyn, kendi hırsları için veya ileride başarılı birer birey olsunlar diye canla başla uğraşır, onları iyi okullara sokarlar. Okul telaşı bittikten sonra artık okumuş genç insanlar haline gelen bu çocuklar, kendilerine bir yön çizmeye çalışırlar hayatta. Tabii bu aşamada, yine aileler devreye girer ve çocuğu, ileride en çok para yapacak, geleceği en parlak görünen mesleklere yönlendirirler. Mesela bu çocuk, şair olmak istese bunu hobi olarak yapması tavsiye edilerek kendisinin "gerçek" bir iş sahibi olması önerilir. Veya tiyatrocu olmak isteyen genç bunu sadece iş sonrası hobi kulüplerinde gerçekleştirmelidir. Çocuk yurt dışında yaşamak isterse mesela, küçük çapta bir kriz çıkabilir ailede, zira yapıp, büyütüp okuttukları oyuncaklarından uzaklaşmak istemezler. Eğer, ailenin uygun bulduğu bir iş, aşk veya özel hayatı yoksa, hepten yandı bu çocuklar. İsimleri çıkar isyancıya, bundan sonra ne yaparlarsa, mutlaka davranışlarının içinde bir isyan tohumu aranacaktır. Zor iştir çocuk olmak vesselam, kendi hayatını yaşamaya çalışırken, omuzlarında tonla bir yük taşımak demektir; ailenin beklenti ve isteklerinden oluşan.
Tüm bu kargaşa sonucunda bu çocuklar, hayata geliş amaçlarını sorgular dururlar... Bir tarafta sadece bir kez yaşanabilecek günler, aylar, yıllar, diğer tarafta bu değerli zamanların başkalarının istekleri doğrultusunda harcanması... Zor iştir çocuk olmak; hayatı boyunca sahibini eğlendirmesi gereken bir oyuncak misali...
15 Ocak 2010 Cuma
Zürih
Beş saattir devam eden yoğun kar yağışı, yaklaşık üç saattir kalkamayan u
çağın sıkıntısını unutturuyor bana... Şartların uçak yolculuğu için pek uygun olmaması, bembeyaz olmuş bir havaalanı, pistteki kar temizleme araçları, uçağın kanatlarındaki buzun eritilmesi için sıra beklemek gibi şeyler normalde insana sıkıntı verecek olsa da, Zürih'te geçirdiğim güzel günler, bana şu anda olan biteni unutturuyor ve izlenimlerimi yazmaya heveslendiriyor.
Daha evvel, yolumun üzeri olması sebebiyle, içinden birkaç kez arabayla geçtiğim bu şehri, artık tam manasıyla görmenin vakti geldi diyerek planladım bu seyahati.
Zürih'te, en çok zaman geçirilecek yer olduğu herkes tarafından söylenen Bahnhofstrasse civarında bir otelde kalmak, birçok yere yürüyerek gidilebilmesi açısından çok isabetli bir karar olur. Burası, istasyon ile göl arasında uzanan, birçok butik, alışveriş merkezi ve restoran barındıran çok renkli bir cadde. Baur au Lac, Widder Hotel ve Park Hyatt, bu anlamda tavsiye edebileceğim otellerden bazıları. Yeme içme kültürü çok gelişmiş olan Zürih'te, çeşitli ülke mutfaklarından örnekler tadabileceğiniz sayısız mekan mevcut. Noel'de görüşemeyecek olan aileler ve büyük arkadaş grupları, tatil öncesi birbirlerini kutlamak ve hediyelerini takdim etmek amacıyla kalabalık yemeğe çıktıkları için, istediğimiz mekanlarda yer bulma konusunda biraz sıkıntı çektik. Bundan dolayı, siz de Noel tatiline yakın bir dönemde bu şehri ziyaret etmeyi planlıyorsanız, restoran rezervasyonlarınızı gitmeden netleştirmenizi tavsiye ederim. Zürih'in en meşhur İtalyan restoranı Bindelli, İspanyol yemeklerinin ve müziğinin keyfine varabileceğiniz Cafe Aurelio, restoran sonrasında 'lounge' kısmıyla da çok tutulan Kaufleuten ve pek tabii ki bir Zürih klasiği Kronenhalle bizi yanıltmayan mekanlardı. Bunların arasında Kronenhalle kişisel favorim. Harika yemekler sunan bir İsviçre restoranı olmasının yanında Chagall ve Picasso gibi önemli ressamların orjinal tablolarının duvarları süslemesi, yemek yerken aynı zamanda bir galerideymişsiniz hissi veriyor. Bunlara ek olarak, Kronenhalle'de duyduğum bir hikaye çok ilginç geldi. UBS'in başkanı buranın müdavimlerinden biriymiş. Ne zaman ki UBS büyük zarara uğrayıp, İsviçre hükümeti bu bankaya büyük bir tutar için destek çıkmış, işte o zaman Kronenhalle, bu müdavimini restorana kabul etmemiş; ülkenin parasının gereksiz yere harcanmasına sebep olduğunu ileri sürerek.
Tabii her şey Bahnhofstrasse ile sınırlı değil... Altstadt dedikleri bölge, daracık sokakları ve butikleriyle insanı ayrı bir dünyaya götürüyor. Avrupa'nın en büyük saat kulesine ev sahipliği yapan St.Peter kilisesini görmek gerekli, zira saat kulesinin ihtişamı insanı gerçekten büyülüyor. Bu bölgeye gittiğinizde uğramadan geçmemeniz gereken, bana göre en mühim yerlerden biri, Teuscher. Burası dünyada bazı ülkelerde şubeleri bulunan oldukça meşhur bir çikolata üreticisi, ancak Altstadt'daki bu minik dükkan, rengarenk süslerle donatılmış bir yer olması ve çalışan teyzelerin, orada üretimi yapılan taptaze çikolataları, istediğiniz şekilde paketleyerek sunmasıyla, insanı başka diyarlara götüren bir masal adeta.
Bu masala ortak olmayı düşünenler için; nazik insanları, muhteşem göl manzarası ve rüya gibi çikolatacılarıyla, Zürih görülmeye değer bir şehir.
çağın sıkıntısını unutturuyor bana... Şartların uçak yolculuğu için pek uygun olmaması, bembeyaz olmuş bir havaalanı, pistteki kar temizleme araçları, uçağın kanatlarındaki buzun eritilmesi için sıra beklemek gibi şeyler normalde insana sıkıntı verecek olsa da, Zürih'te geçirdiğim güzel günler, bana şu anda olan biteni unutturuyor ve izlenimlerimi yazmaya heveslendiriyor.Daha evvel, yolumun üzeri olması sebebiyle, içinden birkaç kez arabayla geçtiğim bu şehri, artık tam manasıyla görmenin vakti geldi diyerek planladım bu seyahati.
Zürih'te, en çok zaman geçirilecek yer olduğu herkes tarafından söylenen Bahnhofstrasse civarında bir otelde kalmak, birçok yere yürüyerek gidilebilmesi açısından çok isabetli bir karar olur. Burası, istasyon ile göl arasında uzanan, birçok butik, alışveriş merkezi ve restoran barındıran çok renkli bir cadde. Baur au Lac, Widder Hotel ve Park Hyatt, bu anlamda tavsiye edebileceğim otellerden bazıları. Yeme içme kültürü çok gelişmiş olan Zürih'te, çeşitli ülke mutfaklarından örnekler tadabileceğiniz sayısız mekan mevcut. Noel'de görüşemeyecek olan aileler ve büyük arkadaş grupları, tatil öncesi birbirlerini kutlamak ve hediyelerini takdim etmek amacıyla kalabalık yemeğe çıktıkları için, istediğimiz mekanlarda yer bulma konusunda biraz sıkıntı çektik. Bundan dolayı, siz de Noel tatiline yakın bir dönemde bu şehri ziyaret etmeyi planlıyorsanız, restoran rezervasyonlarınızı gitmeden netleştirmenizi tavsiye ederim. Zürih'in en meşhur İtalyan restoranı Bindelli, İspanyol yemeklerinin ve müziğinin keyfine varabileceğiniz Cafe Aurelio, restoran sonrasında 'lounge' kısmıyla da çok tutulan Kaufleuten ve pek tabii ki bir Zürih klasiği Kronenhalle bizi yanıltmayan mekanlardı. Bunların arasında Kronenhalle kişisel favorim. Harika yemekler sunan bir İsviçre restoranı olmasının yanında Chagall ve Picasso gibi önemli ressamların orjinal tablolarının duvarları süslemesi, yemek yerken aynı zamanda bir galerideymişsiniz hissi veriyor. Bunlara ek olarak, Kronenhalle'de duyduğum bir hikaye çok ilginç geldi. UBS'in başkanı buranın müdavimlerinden biriymiş. Ne zaman ki UBS büyük zarara uğrayıp, İsviçre hükümeti bu bankaya büyük bir tutar için destek çıkmış, işte o zaman Kronenhalle, bu müdavimini restorana kabul etmemiş; ülkenin parasının gereksiz yere harcanmasına sebep olduğunu ileri sürerek.

Tabii her şey Bahnhofstrasse ile sınırlı değil... Altstadt dedikleri bölge, daracık sokakları ve butikleriyle insanı ayrı bir dünyaya götürüyor. Avrupa'nın en büyük saat kulesine ev sahipliği yapan St.Peter kilisesini görmek gerekli, zira saat kulesinin ihtişamı insanı gerçekten büyülüyor. Bu bölgeye gittiğinizde uğramadan geçmemeniz gereken, bana göre en mühim yerlerden biri, Teuscher. Burası dünyada bazı ülkelerde şubeleri bulunan oldukça meşhur bir çikolata üreticisi, ancak Altstadt'daki bu minik dükkan, rengarenk süslerle donatılmış bir yer olması ve çalışan teyzelerin, orada üretimi yapılan taptaze çikolataları, istediğiniz şekilde paketleyerek sunmasıyla, insanı başka diyarlara götüren bir masal adeta.
Bu masala ortak olmayı düşünenler için; nazik insanları, muhteşem göl manzarası ve rüya gibi çikolatacılarıyla, Zürih görülmeye değer bir şehir.
31 Aralık 2009 Perşembe
Yeni yıl kararları
Bir yıla veda ederken, yeni yıldan beklentilerimizi düşünmeye ve bunların gerçekleşmesi için umut beslemeye başlarız. Aslında sadece bir rakam değişikliği olacaktır, ancak umut biz insanlar için her şey, bu sebeple, geride bıraktığımız yıl yaşanan hayal kırıklıklarının o yılda kalmasını ve istediğimiz birçok şeyin yeni yılda gerçekleşmesini ümit ediyoruz.
Geleceğimizle ilgili planlarımızı gerçekleştirmemizi sağlayacak çalışmalara başlama kararları, hep yapmak istediğimiz ancak fırsat bulamadığımız seyahatleri planlamak, hobilerimize daha fazla zaman ayırmak gibi planlar, yeni yılla birlikte oluşan motivasyonumuzu doğru kanallarda kullanmak adına başarılı örnekler... Ancak, çevremde gördüğüm asıl eğilim, yeni yıldan bir aşk, bir eş veya yeni bir iş ummak. Bu işlerin sadece dilemek ve beklemekle olmadığı aşikar... Bununla birlikte, mutluluğu bu dileklerinin gerçekleşmesine bağlamak, tam manasıyla abesle iştigal... Kim bilebilir iş değiştirmenin mutluluk getireceğini veya evlenince çok daha güzel bir hayata sahip olunacağını...
Hayattan en büyük beklentinin "mutluluk" olduğunu varsayarsak, mutluluğu, gerçekleştiğinde erişeceğimize emin olmadığımız hedeflerde aramamak, bunun yerine, bir film veya bir sohbetin de bizi mutlu edeceğini fark edip, kendimizi, gerçekleşmesi elimizde olmayan ve sonucunda ne olacağını kestiremediğimiz hayallerin esiri etmemek, bu seferki yeni yıl kararımız olsun.
.
Geleceğimizle ilgili planlarımızı gerçekleştirmemizi sağlayacak çalışmalara başlama kararları, hep yapmak istediğimiz ancak fırsat bulamadığımız seyahatleri planlamak, hobilerimize daha fazla zaman ayırmak gibi planlar, yeni yılla birlikte oluşan motivasyonumuzu doğru kanallarda kullanmak adına başarılı örnekler... Ancak, çevremde gördüğüm asıl eğilim, yeni yıldan bir aşk, bir eş veya yeni bir iş ummak. Bu işlerin sadece dilemek ve beklemekle olmadığı aşikar... Bununla birlikte, mutluluğu bu dileklerinin gerçekleşmesine bağlamak, tam manasıyla abesle iştigal... Kim bilebilir iş değiştirmenin mutluluk getireceğini veya evlenince çok daha güzel bir hayata sahip olunacağını...
Hayattan en büyük beklentinin "mutluluk" olduğunu varsayarsak, mutluluğu, gerçekleştiğinde erişeceğimize emin olmadığımız hedeflerde aramamak, bunun yerine, bir film veya bir sohbetin de bizi mutlu edeceğini fark edip, kendimizi, gerçekleşmesi elimizde olmayan ve sonucunda ne olacağını kestiremediğimiz hayallerin esiri etmemek, bu seferki yeni yıl kararımız olsun.
.
25 Aralık 2009 Cuma
Kim ne derse desin
Soğuk bir Paris sabahı, Rue du Bac'ta hızlı adımlarla yürürken, orada yaşayan bir kız arkadaşıma rastladım. Son görüşmemizin üzerinden yıllar geçtiği için uzun bir hasret giderme sonrası karşımıza çıkan ilk kafeye oturup sohbete başladık. Ancak sohbetten ziyade ilgimi asıl çeken olay, Aslı'nın kılık kıyafetiydi. Vatkalı deri ceketi, yırtık kot pantalonu ve ayağındaki burnu açık botlarıyla değişik bir hava yaratmıştı kendisine. Hemen sordum tabii 'Sen hiç böyle giyinmezdin, nasıl oldu da böyle kendine has bir tarz yarattın?' diye. Benim zevkime uymasa da kıyafeti, farklı olması hoşuma gitmişti. 'Doğru diyorsun, ben burada rahatım, kimse dönüp bakmıyor bile. Baksa da tanımıyorum kimseyi, o yüzden canım nasıl istiyorsa öyle giyiniyorum. Tabii İstanbul'a döndüğümde yine eski halime dönüyorum. Orada insanlar ters ters bakıyor, utanıyorum' diye cevapladı. Önce şaşırdım ama sonra kendi kılığıma bakınca Aslı'ya hak verdim. Üzerimde yıllar evvel yine Paris'ten aldığım ama şimdiye kadar, nedendir bilinmez, giyemediğim tasarım bir elbise ve kafamda kadife fiyonklu bir taç. Sonra düşündüm kendi kendime, niye yurt dışına gittiğimde giyim kuşamda oldukça yaratıcı olabiliyorken, kendi ortamımda sıradan olmaya çalışıyorum diye. Cevap basitti aslında. Ne kadar kendime güvenim yerinde de olsa, toplumda çok ilgi çekmemeye ve mümkünse kimseden bir tepki almamaya çalışmak, bir nevi kendini topluma kabul ettirme çabasıydı bu.
Aynı günün akşamı, St.Germain bulvarında eve doğru yürürken yolda beyaz saçlı bir adama rastladım. Bir anda çığlık attım 'Evet, bu o' diyerek.. Bembeyaz uzun saçları, deri eldivenleri ve hiç çıkarmadığı güneş gözlüğüyle dibimde duruyordu Karl Lagerfeld. Bir heykel gibi soğuk görünen ancak konuştuğunda yakın arkadaşınızmış gibi sıcak olan, farklı olmaktan çekinmeyen, içindekini, aklındakini olduğu gibi ortaya koyan ve kendini marka yapmayı başarmış bir isim Karl Lagerfeld.
İş hayatımızda bir marka yaratırken, yeni bir ürün çıkarırken, illa farklılığı hedefleyen bizler, iş kendimize geldiğinde bir o kadar korkak ve çekingen kalıyoruz. Ancak kendinden marka yaratan Karl Lagerfeld ve diğerleri, korkmanın aksine, farklı olmalarıyla başarıya ulaşıyorlar.
Moda dünyasından yola çıktım ancak topluma uyum sağlama çabası sadece giyim kuşamla veya ülke ile sınırlı değil. Bir İngiliz arkadaşım, çok beğendiği bir Alman arkadaşının ilgisine cevap veremiyor, nedeni ise adamın ondan yaşça oldukça büyük olması. Zor bir durum olduğuna hemfikirim ancak 'Kendi ülkemden başka bir yerde yaşasaydım, muhtemelen isterdim bu ilişkiyi' demesi, bizdeki 'Ailem veya arkadaşlarım ne der' endişesini çağrıştırdı bana.
Anlaşıldığı üzere, büyük bir çoğunluk, toplumda onaylanma ve kabul görme telaşına düşüp belli kalıplarda sürdürüyor hayatını. Oysa ki başkalarının istediği hayatı yaşamayı bırakıp, kendi doğrularımızı takip etmek ve bunu başarmak için biraz cesaret, bizi çok daha başarılı ve mutlu yapacaktır hayatta.
Aynı günün akşamı, St.Germain bulvarında eve doğru yürürken yolda beyaz saçlı bir adama rastladım. Bir anda çığlık attım 'Evet, bu o' diyerek.. Bembeyaz uzun saçları, deri eldivenleri ve hiç çıkarmadığı güneş gözlüğüyle dibimde duruyordu Karl Lagerfeld. Bir heykel gibi soğuk görünen ancak konuştuğunda yakın arkadaşınızmış gibi sıcak olan, farklı olmaktan çekinmeyen, içindekini, aklındakini olduğu gibi ortaya koyan ve kendini marka yapmayı başarmış bir isim Karl Lagerfeld.
İş hayatımızda bir marka yaratırken, yeni bir ürün çıkarırken, illa farklılığı hedefleyen bizler, iş kendimize geldiğinde bir o kadar korkak ve çekingen kalıyoruz. Ancak kendinden marka yaratan Karl Lagerfeld ve diğerleri, korkmanın aksine, farklı olmalarıyla başarıya ulaşıyorlar.
Moda dünyasından yola çıktım ancak topluma uyum sağlama çabası sadece giyim kuşamla veya ülke ile sınırlı değil. Bir İngiliz arkadaşım, çok beğendiği bir Alman arkadaşının ilgisine cevap veremiyor, nedeni ise adamın ondan yaşça oldukça büyük olması. Zor bir durum olduğuna hemfikirim ancak 'Kendi ülkemden başka bir yerde yaşasaydım, muhtemelen isterdim bu ilişkiyi' demesi, bizdeki 'Ailem veya arkadaşlarım ne der' endişesini çağrıştırdı bana.
Anlaşıldığı üzere, büyük bir çoğunluk, toplumda onaylanma ve kabul görme telaşına düşüp belli kalıplarda sürdürüyor hayatını. Oysa ki başkalarının istediği hayatı yaşamayı bırakıp, kendi doğrularımızı takip etmek ve bunu başarmak için biraz cesaret, bizi çok daha başarılı ve mutlu yapacaktır hayatta.
11 Aralık 2009 Cuma
Geçip gidememek
Günlerdir uğraşıyorum eski resim ve kıyafetlerden kurtulmaya... Onlara veda etmek öyle zor ki... Belki biraz tembellik, biraz da bağımlılıktan dolayı şu hayatta hiçbir şeyle kolay vedalaşamıyorum. Bu yüzden de ofis masamda 2005 yılına ait fakslara, evdeki dolabımda yıllar öncesinin kıyafetlerine ve bilgisayarımda artık iş dahi yapmadığım insanların postalarına rastlanabilir... Ama bu durum beni korkutmuyor çünkü günün birinde ya bilgisayar çöküyor ya da aileden biri daha fazla bu duruma katlanamayıp, olaya müdahale ediyor ve sorun bir şekilde çözüme ulaşmış oluyor.
Benim asıl derdim insanlardan kopamamak... Dönem dönem bazı insanlarla sık görüşüp daha sonra iş veya yaşanılan şehir dolayısıyla iletişimde kopukluk olsa da, o insanlarla tekrar görüşüldüğünde aynı sıcaklık yaşanabiliyor. Peki ya eski aşklar öyle mi? Toplumda genelde yaşanan ve aslında yaşanması uygun bulunan; ayrılık sonrası tamamen kopmak... Ne münasebet diyeni olsun, aşk bittiyse ne gereği var görüşmenin diyeni olsun, birçok insan sevgilisi ile yolları ayırınca hayatından tamamen çıkarmakta bir sakınca görmüyor. Burada benim çözemediğim konu şu: Aylarca, bazen yıllarca hayat arkadaşımız haline gelen bu insanlarla, bir nedenden ötürü ayrı düşünce, hayatımızdan tamamen çıkarabilmeyi nasıl başarırız? Ve tabii ki, hayatımızdan tamamen çıkarmak zorunda mıyız? Kafa dengi bir arkadaş bulmanın bu kadar zor olduğu bir dönemde, aşk bitti diye arkadaşımıza da elveda demek zorunda mıyız?
Sezen Aksu hislerime tercüman olmuş..
"Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem... Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir"....
Benim asıl derdim insanlardan kopamamak... Dönem dönem bazı insanlarla sık görüşüp daha sonra iş veya yaşanılan şehir dolayısıyla iletişimde kopukluk olsa da, o insanlarla tekrar görüşüldüğünde aynı sıcaklık yaşanabiliyor. Peki ya eski aşklar öyle mi? Toplumda genelde yaşanan ve aslında yaşanması uygun bulunan; ayrılık sonrası tamamen kopmak... Ne münasebet diyeni olsun, aşk bittiyse ne gereği var görüşmenin diyeni olsun, birçok insan sevgilisi ile yolları ayırınca hayatından tamamen çıkarmakta bir sakınca görmüyor. Burada benim çözemediğim konu şu: Aylarca, bazen yıllarca hayat arkadaşımız haline gelen bu insanlarla, bir nedenden ötürü ayrı düşünce, hayatımızdan tamamen çıkarabilmeyi nasıl başarırız? Ve tabii ki, hayatımızdan tamamen çıkarmak zorunda mıyız? Kafa dengi bir arkadaş bulmanın bu kadar zor olduğu bir dönemde, aşk bitti diye arkadaşımıza da elveda demek zorunda mıyız?
Sezen Aksu hislerime tercüman olmuş..
"Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem... Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir"....
7 Aralık 2009 Pazartesi
Bu ne yaman çelişki
İnsanları, çok bilen ve bildiğini her fırsatta belli eden, çok bilen ancak bunun reklamını yapmayıp ancak gerektiğinde bu vasfını ortaya koyan, hiçbirşey bilmeyip çok biliyormuş gibi gösteren ve bir konuda bilgi sahibi değilse biliyormuş gibi davranmayan olarak 4'e ayırabiliriz.
Son 2 sınıf için söylenecek pek birşey yok; bilmediğini kabul edeni dürüstlüğü için tebrik etmek ve içi boş olan makyajlıları kınamak dışında. Ancak bilgi sahibiyseniz eğer, işte o zaman yandınız... Bildiğini göstersen bir türlü, göstermesen başka tür dert.
Yaşamları boyunca kendini gelişime adamış, birçok konuda bilgi sahibi olmak için uğraşmış ve kendilerini belli bir entellektüel düzeye getirmiş insanlar, çok ince bir çizgiyle ayrılmış hassas bir dengenin içine giriyorlar toplum içinde. Kendini övmemenin, takdiri başkalarının yapması gerektiğinin altı çizilse de devamlı, bazen fazla tevazu sonucu, insanlar hakettikleri yere gelmek bir yana dursun, yıllarca emek verdikleri birikimleri de hiçe sayılabiliyor. Bu konuda sevdiğim bir söz 'Fazla tevazu gösterme, gerçek sanarlar'. Çevredekilerin sizi keşfetmesi, sonucunda tebrik etmesi ve size değer vermesi çok güzel olsa da maalesef bu rekabetçi devirde, herkes önündekinin üstüne basıp bir basamak daha yükselmeye çalışıyor ve siz değerinizi belli edemeden yok olup gidiyorsunuz. Öte yandan, kendini insanlara devamlı surette anlatmaya çalışmak, oldukça itici ve ukala bir tavır olarak algılanabiliyor. Çevremizde sürekli görüyoruz, her fırsatta kendi başarılarını anlatmaya çalışan, birçok soruyu bitirdiği okullara ve kariyerine bağlayan insanları... Bu nedenle oldukça hassas bir çizgi bu; ukalalığa kaymadan kendi değerinizi anlatabilme becerisi. Tabii insanların bu konuda git gide daha agresif olmasının önemli bir nedeni de, ortalığın yalancı başarı öyküleriyle dolu olması. "İmaj herşey, gerçek hiçbir şey" diyerek kendini ortaya atan insanların arasından sıyrılmaya çalışan birçok bilgili insan da, maalesef, kendine her geçen gün ukala ve itici insanlar sınıfında yer buluyor.
Bu nedenle kendimizi geliştirmeye devam ederken, yüksek çıkan seslere aldırış etmeden kendi değerimizi bilmeli ve insanlara itici gelmeden toplumda kendimizi kabul ettirebilmeliyiz.
Son 2 sınıf için söylenecek pek birşey yok; bilmediğini kabul edeni dürüstlüğü için tebrik etmek ve içi boş olan makyajlıları kınamak dışında. Ancak bilgi sahibiyseniz eğer, işte o zaman yandınız... Bildiğini göstersen bir türlü, göstermesen başka tür dert.
Yaşamları boyunca kendini gelişime adamış, birçok konuda bilgi sahibi olmak için uğraşmış ve kendilerini belli bir entellektüel düzeye getirmiş insanlar, çok ince bir çizgiyle ayrılmış hassas bir dengenin içine giriyorlar toplum içinde. Kendini övmemenin, takdiri başkalarının yapması gerektiğinin altı çizilse de devamlı, bazen fazla tevazu sonucu, insanlar hakettikleri yere gelmek bir yana dursun, yıllarca emek verdikleri birikimleri de hiçe sayılabiliyor. Bu konuda sevdiğim bir söz 'Fazla tevazu gösterme, gerçek sanarlar'. Çevredekilerin sizi keşfetmesi, sonucunda tebrik etmesi ve size değer vermesi çok güzel olsa da maalesef bu rekabetçi devirde, herkes önündekinin üstüne basıp bir basamak daha yükselmeye çalışıyor ve siz değerinizi belli edemeden yok olup gidiyorsunuz. Öte yandan, kendini insanlara devamlı surette anlatmaya çalışmak, oldukça itici ve ukala bir tavır olarak algılanabiliyor. Çevremizde sürekli görüyoruz, her fırsatta kendi başarılarını anlatmaya çalışan, birçok soruyu bitirdiği okullara ve kariyerine bağlayan insanları... Bu nedenle oldukça hassas bir çizgi bu; ukalalığa kaymadan kendi değerinizi anlatabilme becerisi. Tabii insanların bu konuda git gide daha agresif olmasının önemli bir nedeni de, ortalığın yalancı başarı öyküleriyle dolu olması. "İmaj herşey, gerçek hiçbir şey" diyerek kendini ortaya atan insanların arasından sıyrılmaya çalışan birçok bilgili insan da, maalesef, kendine her geçen gün ukala ve itici insanlar sınıfında yer buluyor.
Bu nedenle kendimizi geliştirmeye devam ederken, yüksek çıkan seslere aldırış etmeden kendi değerimizi bilmeli ve insanlara itici gelmeden toplumda kendimizi kabul ettirebilmeliyiz.
10 Kasım 2009 Salı
Mektup
Atam,
Bu sabah, her 10 Kasım'da olduğu gibi, saat 9'u 5 geçe sirenler çaldı, bayraklar yarıya indi. Seni anıyoruz bugün, yokluğuna halen alışamamış bir halde... Okuldayken şiir okurdum hep 10 Kasım'larda.. Büyüyünce tabii şiir faslı bitti... Seni okuduklarımda, izlediklerimde ve her zaman aklımda anmaya devam ettim. Ama bu sene farklı olsun istiyorum ve geçen yıllar içinde neler yaptığımı anlatmak, sana ve senin kurduğun bu yüce ülkeye layık olup olamadığımı senin değerlendirmeni istiyorum. Şiir okumamın yerine geçer mi bilmem ama yazmakta da fena değilmişim, öyle diyor arkadaşlarim.
Okudum ben, öncelikle bunu söyleyeyim Atam. Üniversite bitirdim, iş sahibi oldum. Okumaya da devam ediyorum, hayat biter, eğitim bitmez... Ülkemi her fırsatta temsil ediyorum yurtdışında... Hala soruyor bu yabancılar; kadınlar rahat çalışabiliyor mu? nedir toplum icindeki durumlari? diye... Sabırla anlatıyorum, dünyada kadınlara seçme ve seçilme hakkini veren ilk ülkelerden biriyiz, ülkemizde calışan kadın çok diye... Halen soruyorlar bizim memlekette çarşaf mı giyiliyor diye, kılık kıyafet kanunu var bizde, diyorum, şaşırıyorlar. Bıkmadan usanmadan anlatıyorum onlara gerçek Turkiye'yi Atam. Senin bizlere emanet ettiğin bu güzel vatanı ve çağdaş Türk kadınını...
Selanik'e gittim, doğduğun evi gördüm. Çok güzel bir müze olmuş, çok duygulandım tabii gezerken. Çok güzel bir bahçe içinde ev. Bize çok anlattilar o evi, Selanik'te doğdu Atamiz 1881'de diye. Çok sevindim yıllarca hakkında kitaplar okuduğum evi görünce. Anıtkabir'e de gittim, çok hem de. Her gidişimde bir duygu seli tabii tahmin edeceğin gibi. Zor be Atam, senin yokluğunda seni yaşatmaya çalışmak güzel olsa da, istiyor insan biraz konuşmak, fikir almak... Ben konuşuyorum gerçi seninle, beni duyduğuna emin olarak... Acaba şu an, 'Sil kizim gözyaşlarını, devam et anlatmaya, merak ediyorum baska neler oluyor' diyor musun?
Bir sergi açıldı yeni, Atatürk'ün güldüğü resimler diye. Televizyonda gördüm bazı resimleri, gideceğim elbet görmeye. O resimlerde senin mutlu olduğun anları görmek beni de mutlu etti. Atam bizim icin ugraşıp didinirken mutlu zamanları da olmuş dedim kendi kendime...Bir insanin gerçekte görmediği; bırak görmeyi, aynı dönemde yaşamadığı bir insana bu kadar sevgi duyması ne tuhaf... Hic göremeyecek olmak da bir o kadar acı... Seni, uzaktan da olsa görebilmiş olan Anneannemle gecen gün konuşuyorduk, seni ilk nasıl gördüğünü anlattı ve vefat haberini nasil aldığını... Henüz küçücük bir çocukmuş, hüngür hüngür ağlamış acı haberi alınca... 71 yıl sonra, hala ağlıyoruz arkandan Atam, yokluğuna alışmak zor...
"Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir." demiştin ya Atam... Akarken gözyaşlarım sessizce, seni hiç unutmayacağıma ve ilkelerini takip ederek, bu vatana layık bir evlat olarak yaşayacağıma söz veriyorum. Nur içinde yat Atam. Seni çok seviyorum...
Bu sabah, her 10 Kasım'da olduğu gibi, saat 9'u 5 geçe sirenler çaldı, bayraklar yarıya indi. Seni anıyoruz bugün, yokluğuna halen alışamamış bir halde... Okuldayken şiir okurdum hep 10 Kasım'larda.. Büyüyünce tabii şiir faslı bitti... Seni okuduklarımda, izlediklerimde ve her zaman aklımda anmaya devam ettim. Ama bu sene farklı olsun istiyorum ve geçen yıllar içinde neler yaptığımı anlatmak, sana ve senin kurduğun bu yüce ülkeye layık olup olamadığımı senin değerlendirmeni istiyorum. Şiir okumamın yerine geçer mi bilmem ama yazmakta da fena değilmişim, öyle diyor arkadaşlarim.
Okudum ben, öncelikle bunu söyleyeyim Atam. Üniversite bitirdim, iş sahibi oldum. Okumaya da devam ediyorum, hayat biter, eğitim bitmez... Ülkemi her fırsatta temsil ediyorum yurtdışında... Hala soruyor bu yabancılar; kadınlar rahat çalışabiliyor mu? nedir toplum icindeki durumlari? diye... Sabırla anlatıyorum, dünyada kadınlara seçme ve seçilme hakkini veren ilk ülkelerden biriyiz, ülkemizde calışan kadın çok diye... Halen soruyorlar bizim memlekette çarşaf mı giyiliyor diye, kılık kıyafet kanunu var bizde, diyorum, şaşırıyorlar. Bıkmadan usanmadan anlatıyorum onlara gerçek Turkiye'yi Atam. Senin bizlere emanet ettiğin bu güzel vatanı ve çağdaş Türk kadınını...
Selanik'e gittim, doğduğun evi gördüm. Çok güzel bir müze olmuş, çok duygulandım tabii gezerken. Çok güzel bir bahçe içinde ev. Bize çok anlattilar o evi, Selanik'te doğdu Atamiz 1881'de diye. Çok sevindim yıllarca hakkında kitaplar okuduğum evi görünce. Anıtkabir'e de gittim, çok hem de. Her gidişimde bir duygu seli tabii tahmin edeceğin gibi. Zor be Atam, senin yokluğunda seni yaşatmaya çalışmak güzel olsa da, istiyor insan biraz konuşmak, fikir almak... Ben konuşuyorum gerçi seninle, beni duyduğuna emin olarak... Acaba şu an, 'Sil kizim gözyaşlarını, devam et anlatmaya, merak ediyorum baska neler oluyor' diyor musun?
Bir sergi açıldı yeni, Atatürk'ün güldüğü resimler diye. Televizyonda gördüm bazı resimleri, gideceğim elbet görmeye. O resimlerde senin mutlu olduğun anları görmek beni de mutlu etti. Atam bizim icin ugraşıp didinirken mutlu zamanları da olmuş dedim kendi kendime...Bir insanin gerçekte görmediği; bırak görmeyi, aynı dönemde yaşamadığı bir insana bu kadar sevgi duyması ne tuhaf... Hic göremeyecek olmak da bir o kadar acı... Seni, uzaktan da olsa görebilmiş olan Anneannemle gecen gün konuşuyorduk, seni ilk nasıl gördüğünü anlattı ve vefat haberini nasil aldığını... Henüz küçücük bir çocukmuş, hüngür hüngür ağlamış acı haberi alınca... 71 yıl sonra, hala ağlıyoruz arkandan Atam, yokluğuna alışmak zor...
"Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir." demiştin ya Atam... Akarken gözyaşlarım sessizce, seni hiç unutmayacağıma ve ilkelerini takip ederek, bu vatana layık bir evlat olarak yaşayacağıma söz veriyorum. Nur içinde yat Atam. Seni çok seviyorum...
Coco Chanel / "Güçlü" bir kadın
Coco Chanel'in, Chanel imparatorluğunu kurmadan önceki hayatını anlatan Coco avant Chanel filmini sonunda izleme fırsatı buldum. Audrey Tautou, sevimliliği ve başarılı oyunuyla, Coco'yu bana ve arkadaşlarıma çok sevdirdi. Film de gerçekten izleyiciyi sıkmadan, o dönemde erkeklerin kadına bakış açısı üzerinden bilgiler vererek, güçsüz Coco'nun azimle ideallerine ulaşmasını çok güzel anlatıyor.
Evet, Coco ideallerine ulaşıyor ve erkek egemenliği altında yaşayan, kadınları bir işi beceremeyen süs bebeği gibi kabul etmiş bir toplumda, kendi ayakları üzerinde durmayı başarıyor, kendi işini kuruyor ve modada bir devrim yaratıyor. Peki ya aşk? Fırtınalı aşklar yaşasa da Coco, sonuçta yalnız ve aşktan yana mutsuz veda ediyor hayata. Çünkü Coco dik kafalı, özgürlüğüne düşkün ve bir erkeğin, üzerinde hakimiyet kurmasını kabul etmek istemiyor. Peki eşit şartlara sahip iki insan mutlu olamaz mı?
Bu olaylar yıllar evvel Fransa'da cereyan etmiş olsa da, günümüzde Ally McBeal, Sex and the City gibi dizilerde de bolca işlendiği üzere, güçlü kadının aşkta şansının az olduğu halen süregelen bir konu. Erkeklerin, kadının başarısını tehdit unsuru olarak görmeyip aksine, eşini/kızarkadaşını desteklemesi, kadının da bu konularda kompleks sahibi olmayan ve sevdiği insanın başarısıyla gurur duyacak bir erkeği seçmesiyle, "güçlü kadın"ın işte olduğu kadar aşkta da başarıya ulaşması olası.
Böyle bir erkek yok diyorsanız, cevabım: Kesinlikle var.
Bulamıyorum diyorsanız, cevabım: Aramayın, o sizi zaten bulacaktır.
Evet, Coco ideallerine ulaşıyor ve erkek egemenliği altında yaşayan, kadınları bir işi beceremeyen süs bebeği gibi kabul etmiş bir toplumda, kendi ayakları üzerinde durmayı başarıyor, kendi işini kuruyor ve modada bir devrim yaratıyor. Peki ya aşk? Fırtınalı aşklar yaşasa da Coco, sonuçta yalnız ve aşktan yana mutsuz veda ediyor hayata. Çünkü Coco dik kafalı, özgürlüğüne düşkün ve bir erkeğin, üzerinde hakimiyet kurmasını kabul etmek istemiyor. Peki eşit şartlara sahip iki insan mutlu olamaz mı?
Bu olaylar yıllar evvel Fransa'da cereyan etmiş olsa da, günümüzde Ally McBeal, Sex and the City gibi dizilerde de bolca işlendiği üzere, güçlü kadının aşkta şansının az olduğu halen süregelen bir konu. Erkeklerin, kadının başarısını tehdit unsuru olarak görmeyip aksine, eşini/kızarkadaşını desteklemesi, kadının da bu konularda kompleks sahibi olmayan ve sevdiği insanın başarısıyla gurur duyacak bir erkeği seçmesiyle, "güçlü kadın"ın işte olduğu kadar aşkta da başarıya ulaşması olası.
Böyle bir erkek yok diyorsanız, cevabım: Kesinlikle var.
Bulamıyorum diyorsanız, cevabım: Aramayın, o sizi zaten bulacaktır.
31 Ekim 2009 Cumartesi
Hayali arkadaşlar
Hepimiz hayal kırıklığı yaşıyoruz arkadaşlıklarımızda...
Bu konu hakkında çok kafa yorup, bunun nedeninin yüksek beklentiler olduğunu düşünmüş ve çözümü orada aramıştım. Hatta bundan dolayı insanlardan beklentimi en aza çekmiş ve birinden ufak bir iyilik gördüğümde mutlu olmayı, ters bir hareket gördüğümde de, bir beklentim olmadığından mütevellit, hayal kırıklığı yaşamamayı başarmıştım. Ancak son zamanlarda fark ettim ki, beklentiler aslında fazla birşey ifade etmiyor. Sorunun kökü, bu beklentilerin içine nasıl girdiğimizde saklı .
Olay, o insanı hayatımızda boş olan yeri doldurma amaçlı gündeme almakta, yani o insanı alıp hayatımızdaki boşluğa göre şekillendirerek o boşluğu doldurmakta başlıyor. Diyelim ki biriyle tanışıyoruz ve konuşmalarından, yapmaktan zevk aldığı şeylerden kendisi ile ilgili bir görüşümüz oluşuyor. Hemen kendisini hayatımızda bu tip bir arkadaşlık için ayrılmış boşluğa yerleştiriyor, o boşluğa uygun hale getirmek için şekillendiriyor ve kafamızda yarattığımız o kişi gibi davranmasını bekliyoruz. Aksi yönde bir davranış geldi mi gerginlikler, mutsuzluklar, peşi sıra karşımıza çıkıveriyor. Bu sayede bir süre mutlu mesut ilerleyen ilişkiler, bir anda karşı tarafın, hayalinizde olmasını istediğiniz şekilde davranmamasıyla gerilip, kopabiliyor.
Oysa, hayatımızdaki insanları oldukları gibi kabul edip ona göre davransak, yıllarca zaman ve emek verdiğimiz ilişkilerimiz çok daha sağlam ilerleyecek. Bu nedenle, diyorum ki; kendi yarattığımız, "hayali arkadaşlarımız"a veda edelim ve arkadaşlıklarımızı, gerçek dünyada sağlam şekilde yaşayalım.
Bu konu hakkında çok kafa yorup, bunun nedeninin yüksek beklentiler olduğunu düşünmüş ve çözümü orada aramıştım. Hatta bundan dolayı insanlardan beklentimi en aza çekmiş ve birinden ufak bir iyilik gördüğümde mutlu olmayı, ters bir hareket gördüğümde de, bir beklentim olmadığından mütevellit, hayal kırıklığı yaşamamayı başarmıştım. Ancak son zamanlarda fark ettim ki, beklentiler aslında fazla birşey ifade etmiyor. Sorunun kökü, bu beklentilerin içine nasıl girdiğimizde saklı .
Olay, o insanı hayatımızda boş olan yeri doldurma amaçlı gündeme almakta, yani o insanı alıp hayatımızdaki boşluğa göre şekillendirerek o boşluğu doldurmakta başlıyor. Diyelim ki biriyle tanışıyoruz ve konuşmalarından, yapmaktan zevk aldığı şeylerden kendisi ile ilgili bir görüşümüz oluşuyor. Hemen kendisini hayatımızda bu tip bir arkadaşlık için ayrılmış boşluğa yerleştiriyor, o boşluğa uygun hale getirmek için şekillendiriyor ve kafamızda yarattığımız o kişi gibi davranmasını bekliyoruz. Aksi yönde bir davranış geldi mi gerginlikler, mutsuzluklar, peşi sıra karşımıza çıkıveriyor. Bu sayede bir süre mutlu mesut ilerleyen ilişkiler, bir anda karşı tarafın, hayalinizde olmasını istediğiniz şekilde davranmamasıyla gerilip, kopabiliyor.
Oysa, hayatımızdaki insanları oldukları gibi kabul edip ona göre davransak, yıllarca zaman ve emek verdiğimiz ilişkilerimiz çok daha sağlam ilerleyecek. Bu nedenle, diyorum ki; kendi yarattığımız, "hayali arkadaşlarımız"a veda edelim ve arkadaşlıklarımızı, gerçek dünyada sağlam şekilde yaşayalım.
26 Ekim 2009 Pazartesi
Aşk-ı Memnu
Sıkı bir yerli dizi izleyicisi olmadığım için daha evvel dizilerimizle ilgili bir yazı yazmayı hiç düşünmemiştim, ancak yazılarımı çok seven bir arkadaşım, Aşk-ı Memnu dizisi ile ilgili yorumlarımı yazmamı istediğinden beri düşünüyorum, nereden başlayacağımı bulabilmek için.
Bilindiği üzere Aşk-ı Memnu, Halit Ziya Uşaklıgil'in bir romanı. Bu başarılı, başarılı olduğu kadar da meşhur roman, dizi olarak yeniden çekilmesiyle tekrar hayatımıza girdi. Kadro sağlam; Nebahat Çehre ve Selçuk Yöntem gibi kendini yıllar önce kanıtlamış oyuncuların yanında genç ve çok sevilen Beren Saat ve Kıvanç Tatlıtuğ yer almakta. Dizinin bir önceki versiyonunda oynayan Müjde Ar ve Salih Güney, genç oyuncuları ilk başlarda bir hayli ağır eleştirse de, günler haftalar birbirini izledi ve sonuçta bu dizi, devamlı surette yüksek izlenme oranıyla büyük başarı elde etti. Peki neydi bu başarının sırrı? Üzerinde benzeri emekler verilmiş birçok dizi yayından kaldırılırken, bu dizi nasıl bu kadar başarılı oldu?
Öncelikle hikayenin birçok yönü izleyiciyi ekrana bağlayacak cinsten. İçinde aşk ve türlü dalavereler var. Oyuncuların seçimi ve başarılı oyunları da inandırıcılığı artırmakta. Tecrübeli oyuncuları anlatmaya gerek yok, zaten hepsi görevlerini layıkıyla yerine getiriyor. Kıvanç Tatlıtuğ, bu dizi sayesinde, sadece güzel bir yüz değil, aynı zamanda çok da iyi bir oyuncu olduğunu ispatladı. Yeri geldiğinde nefret ettiğimiz bir çapkın, yeri geldiğinde ise haline üzüldüğümüz genç bir çocuk. Gerçekten çok başarılı. Keşke Bihter karakterini oynayan Beren Saat için de aynı yorumları yapabilseydim. Maalesef, kendisinin daha çok çalışması lazım, ancak, önemli sahnelerde bize duyguyu iletmekte zorlansa da, genel olarak Bihter için verilmek istenen şımarık ve hırslı havayı yansıtabiliyor, bundan dolayı çok sırıtmıyor kadroda.
Dizinin, insanları ekrana bağlayan diğer güzel yanları ise güzel ve bakımlı kadınlar, şık kıyafetler ve gösterişli yaşam tarzı. Kanallarımızı, dert ve keder dolu dizilerin sardığı bir dönemde karşımıza çıkan Aşk-ı Memnu dizisi, gerçekten bir göz ziyafeti çekiyor bizlere.
Gerçek hayatta tasvip edilmeyecek hassas konuları gündeme getirip bizleri düşünmeye sevk etmesiyle, aşk, ihanet, para gibi konuların sadece günümüzün meseleleri olmadığını bize gösteren Aşk-ı Memnu, ne mutlu ki bu dizi uyarlamasıyla yeniden hayatımıza girdi ve bizlere her hafta, Firdevs Hanım'ın gençlere taş çıkaracak güzelliğini, Beşir'in içinde kopan fırtınaları, Nihal'in çocuksu duygularını, Adnan Bey'in saflığa varan nezaketini ve Behlül'ün masmavi gözlerini izleme fırsatı vererek, hayatımızda unutulmayacak bir yer etti.
Bilindiği üzere Aşk-ı Memnu, Halit Ziya Uşaklıgil'in bir romanı. Bu başarılı, başarılı olduğu kadar da meşhur roman, dizi olarak yeniden çekilmesiyle tekrar hayatımıza girdi. Kadro sağlam; Nebahat Çehre ve Selçuk Yöntem gibi kendini yıllar önce kanıtlamış oyuncuların yanında genç ve çok sevilen Beren Saat ve Kıvanç Tatlıtuğ yer almakta. Dizinin bir önceki versiyonunda oynayan Müjde Ar ve Salih Güney, genç oyuncuları ilk başlarda bir hayli ağır eleştirse de, günler haftalar birbirini izledi ve sonuçta bu dizi, devamlı surette yüksek izlenme oranıyla büyük başarı elde etti. Peki neydi bu başarının sırrı? Üzerinde benzeri emekler verilmiş birçok dizi yayından kaldırılırken, bu dizi nasıl bu kadar başarılı oldu?
Öncelikle hikayenin birçok yönü izleyiciyi ekrana bağlayacak cinsten. İçinde aşk ve türlü dalavereler var. Oyuncuların seçimi ve başarılı oyunları da inandırıcılığı artırmakta. Tecrübeli oyuncuları anlatmaya gerek yok, zaten hepsi görevlerini layıkıyla yerine getiriyor. Kıvanç Tatlıtuğ, bu dizi sayesinde, sadece güzel bir yüz değil, aynı zamanda çok da iyi bir oyuncu olduğunu ispatladı. Yeri geldiğinde nefret ettiğimiz bir çapkın, yeri geldiğinde ise haline üzüldüğümüz genç bir çocuk. Gerçekten çok başarılı. Keşke Bihter karakterini oynayan Beren Saat için de aynı yorumları yapabilseydim. Maalesef, kendisinin daha çok çalışması lazım, ancak, önemli sahnelerde bize duyguyu iletmekte zorlansa da, genel olarak Bihter için verilmek istenen şımarık ve hırslı havayı yansıtabiliyor, bundan dolayı çok sırıtmıyor kadroda.
Dizinin, insanları ekrana bağlayan diğer güzel yanları ise güzel ve bakımlı kadınlar, şık kıyafetler ve gösterişli yaşam tarzı. Kanallarımızı, dert ve keder dolu dizilerin sardığı bir dönemde karşımıza çıkan Aşk-ı Memnu dizisi, gerçekten bir göz ziyafeti çekiyor bizlere.
Gerçek hayatta tasvip edilmeyecek hassas konuları gündeme getirip bizleri düşünmeye sevk etmesiyle, aşk, ihanet, para gibi konuların sadece günümüzün meseleleri olmadığını bize gösteren Aşk-ı Memnu, ne mutlu ki bu dizi uyarlamasıyla yeniden hayatımıza girdi ve bizlere her hafta, Firdevs Hanım'ın gençlere taş çıkaracak güzelliğini, Beşir'in içinde kopan fırtınaları, Nihal'in çocuksu duygularını, Adnan Bey'in saflığa varan nezaketini ve Behlül'ün masmavi gözlerini izleme fırsatı vererek, hayatımızda unutulmayacak bir yer etti.
19 Ekim 2009 Pazartesi
Amsterdam
Sık seyahat eden biri için, yeni bir ülkeye gitmek, her zaman yaşanabilecek bir olay olmaktan çıkıyor. Bundan dolayı da sürekli aynı yerlere gitmek heyecan vermiyor insana...
Görmediğim bir yere gitmenin heyecanı, biraz sevinç biraz da endişe içerir, acaba sevecek miyim veya görülmesi gereken yerleri görebilecek miyim diye. Bilmeyince gideceğim yeri ve araştırma yapacak vaktim de yoksa, iyice strese girerim. Bir de havası suyu nasıldır bilemiyor insan, etraftan duyduklarına göre hazırlıyor eşyalarını ve sonuç; 30 kg gelen bavullar, giyilmeyecek birçok eşya ve bunları taşıma eziyeti...
Yine böyle bir seyahatte, 8 C dereceye göre hazırlanmış bir bavulla Amsterdam'a vardık. Hava bulutlu ancak oldukça ılıktı. Aynı hatayı Haziran ayında Moskova'ya giderken de yapmış, herkes sandaletlerle gezerken ben kalın botlarla idare etmek zorunda kalmıştı
m. Amsterdam için baharda bile çok soğuk olur diyen arkadaşlarım, asıl mevzudan; yani arada bir fırtına şeklinde yağan yağmurdan bahsetmeyi atlayınca, hediyelik eşya dükkanlarında satılan, bir kez açıldıktan sonra bir daha kapanmayan şemsiyelere mecbur kaldık. Turistik amaçlı bir seyahat olmadığı için, boş günümüzü dolu dolu değerlendirelim diye hemen bir harita aldık ve otelimizin bulunduğu bölgeyi gezmeye başladık. Merkez istasyonun bulunduğu bölge, Amsterdam'in turizm merkezi diyebiliriz. İki adımda bir karşınıza çıkan "cafe"lerden etrafa yayılan koku, ilk başta çok rahatsız etse de zaman içinde alışılıyor ve temiz havayı solumak insana garip gelmeye başlıyor. Bir sokaktan diğerine geçerken karşınıza çıkan kanallar, değişik mimarideki köprüler ve pasta gibi evler şehrin en güzel ayrıntıları. Tabii ister istemez, yolumuz meşhur Red Light District'e de düştü. Ne abartıldığı kadar çirkin, ne de görmek için o kadar yola değecek bir yer burası.
Bu bölgedeki ara sokaklarda gezerken duraksar ve bir de harita çıkarırsanız cebinizden, yanınızda çeşit
li adamların belirmesi ve yardımcı olmaya çalışmaları an meselesi. Bu insanlardan bir an evvel uzaklaşmak, yapılması gereken tek hareket, zira kendilerinin pek tekin olmadığını, Hollanda'lılar bile söylüyor. Amsterdam'ın güneyine doğru gidildiğinde ise, çok daha farklı bir bölgeyle karşılaşıyor insan. Nezih semtler, yürürken kendinizi güvende hissettiğiniz sokaklar, birçok müzenin bulunduğu MuseumPlein, sanki bambaşka bir şehirdeymiş gibi hissettiriyor.
Gittiğim her ülkenin yeme-içme kültürüyle yakından ilgili olduğum için, çevremde bulunan insanların nasıl beslendiğini de inceledim. Öğlenleri genelde peynir ekmek gibi pratik çözümlerle idare ediyorlar. Ama ne peynir, lezzeti anlatmakla bitmez. Meşhur peynir markaları, Old Amsterdam'ın üretildiği ve paketlendiği firmayı da gezme fırsatı buldum. Peynirleri yaşlandırdıkları tesis ve devasa depoları gerçekten görmeye değer. Peynirle birlikte salatayı da ihmal etmiyor Hollanda'lılar, bundan dolayı öğle yemekleri büyük bir zevkti benim için. Hollanda'daki yemeklerden bahsederken, d
ev patates kızartmalarından söz etmemek haksızlık olur. Kocaman boyları ve inanılmaz lezzetiyle akılları baştan alıyor. Bu yerel lezzetlerin yanında, tüm dünya mutfaklarından örnekler bulmak mümkün. Benim en çok rastladığım mutfak İtalyan'dı ve oldukça başarılıydı.
Amsterdam ile ilgili beni en çok şaşırtan konu ise, insanların İngilizce konuşma oranıydı. Muhatap olduğum sayısız insanın hepsi, çok akıcı İngilizce konuşuyordu. İngilizce eğitimin yaygın olduğunu biliyordum ancak gencinden yaşlısına bu kadar iyi İngilizce konuştuklarını tahmin etmiyordum.
Amsterdam'ı kendimce anlatmaya çalıştım, biraz da resimler konuşsun.
Görmediğim bir yere gitmenin heyecanı, biraz sevinç biraz da endişe içerir, acaba sevecek miyim veya görülmesi gereken yerleri görebilecek miyim diye. Bilmeyince gideceğim yeri ve araştırma yapacak vaktim de yoksa, iyice strese girerim. Bir de havası suyu nasıldır bilemiyor insan, etraftan duyduklarına göre hazırlıyor eşyalarını ve sonuç; 30 kg gelen bavullar, giyilmeyecek birçok eşya ve bunları taşıma eziyeti...
Yine böyle bir seyahatte, 8 C dereceye göre hazırlanmış bir bavulla Amsterdam'a vardık. Hava bulutlu ancak oldukça ılıktı. Aynı hatayı Haziran ayında Moskova'ya giderken de yapmış, herkes sandaletlerle gezerken ben kalın botlarla idare etmek zorunda kalmıştı
m. Amsterdam için baharda bile çok soğuk olur diyen arkadaşlarım, asıl mevzudan; yani arada bir fırtına şeklinde yağan yağmurdan bahsetmeyi atlayınca, hediyelik eşya dükkanlarında satılan, bir kez açıldıktan sonra bir daha kapanmayan şemsiyelere mecbur kaldık. Turistik amaçlı bir seyahat olmadığı için, boş günümüzü dolu dolu değerlendirelim diye hemen bir harita aldık ve otelimizin bulunduğu bölgeyi gezmeye başladık. Merkez istasyonun bulunduğu bölge, Amsterdam'in turizm merkezi diyebiliriz. İki adımda bir karşınıza çıkan "cafe"lerden etrafa yayılan koku, ilk başta çok rahatsız etse de zaman içinde alışılıyor ve temiz havayı solumak insana garip gelmeye başlıyor. Bir sokaktan diğerine geçerken karşınıza çıkan kanallar, değişik mimarideki köprüler ve pasta gibi evler şehrin en güzel ayrıntıları. Tabii ister istemez, yolumuz meşhur Red Light District'e de düştü. Ne abartıldığı kadar çirkin, ne de görmek için o kadar yola değecek bir yer burası.Bu bölgedeki ara sokaklarda gezerken duraksar ve bir de harita çıkarırsanız cebinizden, yanınızda çeşit
li adamların belirmesi ve yardımcı olmaya çalışmaları an meselesi. Bu insanlardan bir an evvel uzaklaşmak, yapılması gereken tek hareket, zira kendilerinin pek tekin olmadığını, Hollanda'lılar bile söylüyor. Amsterdam'ın güneyine doğru gidildiğinde ise, çok daha farklı bir bölgeyle karşılaşıyor insan. Nezih semtler, yürürken kendinizi güvende hissettiğiniz sokaklar, birçok müzenin bulunduğu MuseumPlein, sanki bambaşka bir şehirdeymiş gibi hissettiriyor.Gittiğim her ülkenin yeme-içme kültürüyle yakından ilgili olduğum için, çevremde bulunan insanların nasıl beslendiğini de inceledim. Öğlenleri genelde peynir ekmek gibi pratik çözümlerle idare ediyorlar. Ama ne peynir, lezzeti anlatmakla bitmez. Meşhur peynir markaları, Old Amsterdam'ın üretildiği ve paketlendiği firmayı da gezme fırsatı buldum. Peynirleri yaşlandırdıkları tesis ve devasa depoları gerçekten görmeye değer. Peynirle birlikte salatayı da ihmal etmiyor Hollanda'lılar, bundan dolayı öğle yemekleri büyük bir zevkti benim için. Hollanda'daki yemeklerden bahsederken, d
ev patates kızartmalarından söz etmemek haksızlık olur. Kocaman boyları ve inanılmaz lezzetiyle akılları baştan alıyor. Bu yerel lezzetlerin yanında, tüm dünya mutfaklarından örnekler bulmak mümkün. Benim en çok rastladığım mutfak İtalyan'dı ve oldukça başarılıydı.Amsterdam ile ilgili beni en çok şaşırtan konu ise, insanların İngilizce konuşma oranıydı. Muhatap olduğum sayısız insanın hepsi, çok akıcı İngilizce konuşuyordu. İngilizce eğitimin yaygın olduğunu biliyordum ancak gencinden yaşlısına bu kadar iyi İngilizce konuştuklarını tahmin etmiyordum.
Amsterdam'ı kendimce anlatmaya çalıştım, biraz da resimler konuşsun.
13 Ekim 2009 Salı
Büyük şehirde yaşam
İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız, sürekli yaşadığı şehirden şikayet eden ancak ondan da vazgeçemeyen birçok insan görürsünüz. Sanırım bu, İstanbul gibi büyük şehirde yaşayan insanların benzer bir alışkanlığı. Londra, Paris, New York; hepsinde benzer durum sözkonusu. Şikayet, birinde trafikse, diğerinde kalabalık, bir diğerinde ise gürültü veya güvenlik problemi olabiliyor. Ben, şikayetlerin yanında, bizi büyük şehirlere bağlayan gerçeklerden, yani büyük şehirlerin güzel yanlarından bahsetmek istiyorum.
Büyük şehirlerin en büyük avantajı, hiç şüphesiz, ülkedeki önemli olayların bu şehirlerde gerçekleşmesidir. Uluslararası spor müsabakaları, konserler, sergiler ve diğer birçok aktivite genelde büyük şehirlerde gerçekleşir. Ekonominin kalbi bu şehirlerdir. Yaşaması çok masraflı olsa da en iyi şirketler, en istenilen işler yine bu şehirlerde yer almaktadır. Dış dünyaya açılan kapıdır; havaalanları en çok bağlantının yapıldığı yerdir çünkü. Turistleri kendine çektiği için bu şehirler, yabancı ülke insanlarıyla devamlı surette iletişim halinde olunabilir, değişik kültürler öğrenilebilir.
Büyük şehirler herkese, kendine göre bir dünya sunar. Dar gelirlisi de, zengini de kendini eğlendirme yolunu bulur. En çeşitli eğlence hayatı bu şehirlerde bulunur. Sürekli göç aldığı için, şehrin yerlisi olmayan dahi kendi yöresinin yemeğini yiyebilir, memleketlisini bulabilir, hoşbeş edebilir. İşte bu yüzden de renklidir büyük şehirler. Her renk bulunur... Güne başlarken günün getirecekleri önceden kestirilemez. Farklıdır büyük şehir, bağlar kendine adamı, vazgeçilmez yapar...
Şikayet ederken güzelliklerin de farkına varmak, bizi, sadece daha mutlu yapar... Mutluluktan korkmayalım, şehrin tadına varalım...
Büyük şehirlerin en büyük avantajı, hiç şüphesiz, ülkedeki önemli olayların bu şehirlerde gerçekleşmesidir. Uluslararası spor müsabakaları, konserler, sergiler ve diğer birçok aktivite genelde büyük şehirlerde gerçekleşir. Ekonominin kalbi bu şehirlerdir. Yaşaması çok masraflı olsa da en iyi şirketler, en istenilen işler yine bu şehirlerde yer almaktadır. Dış dünyaya açılan kapıdır; havaalanları en çok bağlantının yapıldığı yerdir çünkü. Turistleri kendine çektiği için bu şehirler, yabancı ülke insanlarıyla devamlı surette iletişim halinde olunabilir, değişik kültürler öğrenilebilir.
Büyük şehirler herkese, kendine göre bir dünya sunar. Dar gelirlisi de, zengini de kendini eğlendirme yolunu bulur. En çeşitli eğlence hayatı bu şehirlerde bulunur. Sürekli göç aldığı için, şehrin yerlisi olmayan dahi kendi yöresinin yemeğini yiyebilir, memleketlisini bulabilir, hoşbeş edebilir. İşte bu yüzden de renklidir büyük şehirler. Her renk bulunur... Güne başlarken günün getirecekleri önceden kestirilemez. Farklıdır büyük şehir, bağlar kendine adamı, vazgeçilmez yapar...
Şikayet ederken güzelliklerin de farkına varmak, bizi, sadece daha mutlu yapar... Mutluluktan korkmayalım, şehrin tadına varalım...
12 Ekim 2009 Pazartesi
Sanat
11.Uluslararası İstanbul Bienal'inin bir bölümünü, sonunda gezme fırsatı buldum ve yine, kafamda aynı soru belirdi.
Sanat nedir?
Bertolt Brecht'in meşhur '3 Kuruşluk Opera'sındaki "Denn wovon lebt der Mensch?" (İnsan neyle yaşar?) isimli şarkısının tema olarak alındığı bienalde, Türk ve yabancı birçok sanatçının değişik eserleri sergileniyor. Eserlerin bazıları oldukça değişik ve sınırları zorlayıcı, bundan dolayı sanat kavramının ne ifade ettiğini soruyor insan kendine devamlı. Bienal'i gezen birçok kişinin de, bu sorunun cevabını aradığına eminim. Canan Şenol'un "Çeşme"si, Margaret Harrison'un "Evişçileri", Yüksel Arslan'ın çimen, sabun, bal ve çeşitli vucut sıvılarıyla yaptığı eserleri ve Hans-Peter Feldmann'ın "Ekmek" isimli içi yenmiş bir dilim ekmeği sergilediği çalışması, kimine göre 'çok büyük birer sanat eseri', kimine göre 'bir konu hakkında fikir belirtmek isteyen birinin kullandığı araç', kimine göre ise 'bir kağıda çizgi çekiyorlar, sanat diye adam kandırıyorlar'.
Anlaşıldığı üzere herkesin sanattan anladığı şey farklı. Ben de kendime sordum, sanattan ne anlıyorum acaba diye ve ortaya çıkanları şu şekilde özetledim:
Sanat yaratıcıdır. Yapılmamışı yapmış, söylenmemişi söylemiş olmalıdır. Sanat görecedir, herkese farklı anlam ifade edendir. Sanatta üstünlük yoktur, daha güzel, daha iyi yoktur.. Hepsi farklıdır çünkü, karşılaştırma yapılamaz.. Sanatın değerini belirleyen; bakanın, duyanın, okuyanın kendisidir ve herkese göre farklıdır bu değer... 'Özgürlük ve yaratıcılığın şekil bulması' şeklinde tanımlasam da sanatı, bazen de bir bedel karşılığında aidiyeti bir kişiye verilendir. Oysa sanat herkesle paylaşılmalıdır, paylaştıkça güzelleşir. İşte bu yüzden bir çelişkidir sanat... Eğriyi düzü, doğruyu yanlışı barındırmayandır... Sanatçının elinden çıktıktan sonra artık sanatçının olmayandır...
Herkesin kendi sanat açısını* keşfetmesini önerir, yazımı, sanat üzerine söylenmiş 2 güzel sözle sonlandırmak isterim.
"Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz... Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir" Mustafa Kemal Atatürk
"Hayatı sanattan üstün tutarım, sanat onu yalnızca süsler" Johann Wolfgang von Goethe
* Sanat açısı: Sanatla ilgili, herkesin kendi penceresine verdiğim isim. Sözlüklerde bir karşılığı yoktur, kendi üretimim.
Sanat nedir?
Bertolt Brecht'in meşhur '3 Kuruşluk Opera'sındaki "Denn wovon lebt der Mensch?" (İnsan neyle yaşar?) isimli şarkısının tema olarak alındığı bienalde, Türk ve yabancı birçok sanatçının değişik eserleri sergileniyor. Eserlerin bazıları oldukça değişik ve sınırları zorlayıcı, bundan dolayı sanat kavramının ne ifade ettiğini soruyor insan kendine devamlı. Bienal'i gezen birçok kişinin de, bu sorunun cevabını aradığına eminim. Canan Şenol'un "Çeşme"si, Margaret Harrison'un "Evişçileri", Yüksel Arslan'ın çimen, sabun, bal ve çeşitli vucut sıvılarıyla yaptığı eserleri ve Hans-Peter Feldmann'ın "Ekmek" isimli içi yenmiş bir dilim ekmeği sergilediği çalışması, kimine göre 'çok büyük birer sanat eseri', kimine göre 'bir konu hakkında fikir belirtmek isteyen birinin kullandığı araç', kimine göre ise 'bir kağıda çizgi çekiyorlar, sanat diye adam kandırıyorlar'.
Anlaşıldığı üzere herkesin sanattan anladığı şey farklı. Ben de kendime sordum, sanattan ne anlıyorum acaba diye ve ortaya çıkanları şu şekilde özetledim:
Sanat yaratıcıdır. Yapılmamışı yapmış, söylenmemişi söylemiş olmalıdır. Sanat görecedir, herkese farklı anlam ifade edendir. Sanatta üstünlük yoktur, daha güzel, daha iyi yoktur.. Hepsi farklıdır çünkü, karşılaştırma yapılamaz.. Sanatın değerini belirleyen; bakanın, duyanın, okuyanın kendisidir ve herkese göre farklıdır bu değer... 'Özgürlük ve yaratıcılığın şekil bulması' şeklinde tanımlasam da sanatı, bazen de bir bedel karşılığında aidiyeti bir kişiye verilendir. Oysa sanat herkesle paylaşılmalıdır, paylaştıkça güzelleşir. İşte bu yüzden bir çelişkidir sanat... Eğriyi düzü, doğruyu yanlışı barındırmayandır... Sanatçının elinden çıktıktan sonra artık sanatçının olmayandır...
Herkesin kendi sanat açısını* keşfetmesini önerir, yazımı, sanat üzerine söylenmiş 2 güzel sözle sonlandırmak isterim.
"Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz... Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir" Mustafa Kemal Atatürk
"Hayatı sanattan üstün tutarım, sanat onu yalnızca süsler" Johann Wolfgang von Goethe
* Sanat açısı: Sanatla ilgili, herkesin kendi penceresine verdiğim isim. Sözlüklerde bir karşılığı yoktur, kendi üretimim.
9 Ekim 2009 Cuma
Kampüste Çıplak Ayaklar
Her filmden sonra kendi kendime düşünürüm. Görmeye değer mi yoksa değil mi diye. Öyle ki, beğenmediğim bazı filmleri dahi, bir sinemasever görmeli diye nitelendirdiğim olmuştur. Bu film için ise karar veremiyorum.
Görüntüler güzel, değişik çekim açıları yakalanmış. Mekanlar şahane. Kampüs olsun, seyahat edilen yerler olsun, çok güzel. Oyuncular başarılı, özellikle Laçin Ceylan'ı ayakta alkışlıyorum. Tabiri caizse, Oscar'lık bir oyun sergilemiş, içimi titretti filmin sonlarındaki sahnesinde.
Buraya kadar herşey güzel; problem senaryoda başlıyor. Senaryo yazarlığı eğitiminde verdikleri ilk ders, filmde bir tepe noktası olmalı; yani bir vaka olmalı ki izleyici neyin devamını izleyeceğini anlayabilsin, kendini kaptırsın. Filmde böyle birşey beklemeyin, pek bir olay olmuyor. Bir grup gencin, 1 sene boyunca yaşadıklarını görüyoruz sadece.
İnsanların hayatını bize izleten filmleri severim aslında.. Kendi halinde ilerler film.. Sizi sıkmaz, takibi kolaydır.. Ancak mutlaka bir vaka gelişir ve devamında olanları izlersiniz. Sonunda sizi mutlu eder, sonu her nasıl olursa olsun. 'Başka insanların hayatlarında bunlar yaşanıyor' deyip sizi geliştirir. Bu filmde ise bu duygulara kapılamadım, nedeni de birçok sahnenin gereksiz şekilde filmde yer alması ve olay örgülerinin birbirinden kopuk ilerlemesi. Bundan dolayı filmde ısınamadım, kendimi kaptıramadım.
Filmdeki diyaloglar ve yeri geldiğinde sahneyi alan sessizlik, filme çok yakışmış, gayet başarılı. Ah o gereksiz sahneler olmasa.. Onlar olmasa çok daha fazla beğeni kazanabilirdi film.
Görüntüler güzel, değişik çekim açıları yakalanmış. Mekanlar şahane. Kampüs olsun, seyahat edilen yerler olsun, çok güzel. Oyuncular başarılı, özellikle Laçin Ceylan'ı ayakta alkışlıyorum. Tabiri caizse, Oscar'lık bir oyun sergilemiş, içimi titretti filmin sonlarındaki sahnesinde.
Buraya kadar herşey güzel; problem senaryoda başlıyor. Senaryo yazarlığı eğitiminde verdikleri ilk ders, filmde bir tepe noktası olmalı; yani bir vaka olmalı ki izleyici neyin devamını izleyeceğini anlayabilsin, kendini kaptırsın. Filmde böyle birşey beklemeyin, pek bir olay olmuyor. Bir grup gencin, 1 sene boyunca yaşadıklarını görüyoruz sadece.
İnsanların hayatını bize izleten filmleri severim aslında.. Kendi halinde ilerler film.. Sizi sıkmaz, takibi kolaydır.. Ancak mutlaka bir vaka gelişir ve devamında olanları izlersiniz. Sonunda sizi mutlu eder, sonu her nasıl olursa olsun. 'Başka insanların hayatlarında bunlar yaşanıyor' deyip sizi geliştirir. Bu filmde ise bu duygulara kapılamadım, nedeni de birçok sahnenin gereksiz şekilde filmde yer alması ve olay örgülerinin birbirinden kopuk ilerlemesi. Bundan dolayı filmde ısınamadım, kendimi kaptıramadım.
Filmdeki diyaloglar ve yeri geldiğinde sahneyi alan sessizlik, filme çok yakışmış, gayet başarılı. Ah o gereksiz sahneler olmasa.. Onlar olmasa çok daha fazla beğeni kazanabilirdi film.
8 Ekim 2009 Perşembe
Evlilik = Saygınlık mı?
Geçen hafta Fransız bir erkek arkadaşımla konuşuyorduk. Kendisi aile şirketlerinin yönetimini yeni devralan, 30'larının başlarında bir iş adamı. Şirketlerini kendisi yönetmeye başladığından beri babasıyla yaşadığı problemleri ve fikir ayrılıklarını anlatırken, babasının ona tam güvenemediğinden, halen şirketi kendi yönetiyormuş gibi davrandığından şikayet etti. Ve sonra şu cümle döküldü ağzından.. 'Evli olsaydım daha farklı olurdu'
Arkadaşım, evli olsaydı babasının ona daha çok güveneceğini, toplum içinde statü olarak imajının tamamlanacağını ve belki de şirketlerinde çalışanlar tarafından daha fazla saygı göreceğini düşünüyor.
Bu durumdan genellikle ülkemizdeki kızların muzdarip olduğunu düşünen ben, yabancı bir erkekten bunu duymanın şokuyla, konuyu daha derinden incelemeye karar verdim. Sadece ülkemizde yaşandığını düşündüğümüz bazı toplumsal çelişkiler aslında dünyanın heryerinde aynı. Evde kalma, erkeğin soyadını alma vb gibi.. Artık bu küreselleşmeden mi kaynaklanıyor yoksa insanoğlu ve toplumla alakalı bir konu mu bilemiyorum ancak sosyal konumla alakalı yargılar, bizi gerçekten istediğimiz şeyleri yapmaktan soğutuyor ve belli bir kalıba girme zorunluluğu hissettiriyor. Evlilik konusu da benzer bir olay. Bekar biri, cinsiyeti ne olursa olsun, evli çiftlerin bulunduğu ortamlarda rahat barınamıyor ve pek kabul görmüyor. Kızların çoğunun sevdikleri için değil de evli bir bayan olarak toplumda yerlerini sağlamlaştırmak için evlendiği günümüzde, erkeklerin de bu yanlışa düştüklerini görüyoruz. Ancak onları suçlayabilir miyiz?
Orta veya üst düzey yönetime gelmiş bir erkek, patronun eşli yemek davetine giderken tek başına gittiğinde, insanlar ya acıyor ya da o kişinin kesin bir problemi olduğunu düşünüyor. Veya Fransız arkadaşımın başına gelen durum gibi, eğer evli değilseniz, yeterince büyümediğiniz düşünülüyor. Bu düşünce neticesinde; ayrı eve çıkmak, terfi almak, aile içi saygı görmek biraz hayal oluyor.
Evlilik ve çocuk sahibi olmak, doğanın ve maalesef toplumun bir kuralı olsa da, insanların hayatlarını istediği gibi yaşamak ve hayatlarıyla ilgili önemli kararları ancak emin olduklarında almak istediklerinin kabul gördüğü ve insanların birey olarak saygı gördüğü bir toplumda yaşamak dileğiyle...
Arkadaşım, evli olsaydı babasının ona daha çok güveneceğini, toplum içinde statü olarak imajının tamamlanacağını ve belki de şirketlerinde çalışanlar tarafından daha fazla saygı göreceğini düşünüyor.
Bu durumdan genellikle ülkemizdeki kızların muzdarip olduğunu düşünen ben, yabancı bir erkekten bunu duymanın şokuyla, konuyu daha derinden incelemeye karar verdim. Sadece ülkemizde yaşandığını düşündüğümüz bazı toplumsal çelişkiler aslında dünyanın heryerinde aynı. Evde kalma, erkeğin soyadını alma vb gibi.. Artık bu küreselleşmeden mi kaynaklanıyor yoksa insanoğlu ve toplumla alakalı bir konu mu bilemiyorum ancak sosyal konumla alakalı yargılar, bizi gerçekten istediğimiz şeyleri yapmaktan soğutuyor ve belli bir kalıba girme zorunluluğu hissettiriyor. Evlilik konusu da benzer bir olay. Bekar biri, cinsiyeti ne olursa olsun, evli çiftlerin bulunduğu ortamlarda rahat barınamıyor ve pek kabul görmüyor. Kızların çoğunun sevdikleri için değil de evli bir bayan olarak toplumda yerlerini sağlamlaştırmak için evlendiği günümüzde, erkeklerin de bu yanlışa düştüklerini görüyoruz. Ancak onları suçlayabilir miyiz?
Orta veya üst düzey yönetime gelmiş bir erkek, patronun eşli yemek davetine giderken tek başına gittiğinde, insanlar ya acıyor ya da o kişinin kesin bir problemi olduğunu düşünüyor. Veya Fransız arkadaşımın başına gelen durum gibi, eğer evli değilseniz, yeterince büyümediğiniz düşünülüyor. Bu düşünce neticesinde; ayrı eve çıkmak, terfi almak, aile içi saygı görmek biraz hayal oluyor.
Evlilik ve çocuk sahibi olmak, doğanın ve maalesef toplumun bir kuralı olsa da, insanların hayatlarını istediği gibi yaşamak ve hayatlarıyla ilgili önemli kararları ancak emin olduklarında almak istediklerinin kabul gördüğü ve insanların birey olarak saygı gördüğü bir toplumda yaşamak dileğiyle...
29 Eylül 2009 Salı
'The Ugly Truth'u da kontrol edebilir miyiz?
Her seyahat oncesi bir heyecan alır beni. Ama öyle böyle bir heyecan değil; arnıma ağrılar girer, kafamda binbir düşünce... Mükemmelliyetçi yapım gereği kafamdan geçenlerin çoğu 'acaba uçakta en iyi yeri alabildim mi', 'seçtiğim otel tüm isteklerime cevap verebilecek mi' gibi gereksiz görünen ancak seyahatimin tam istediğim gibi geçebilmesi için oldukça gerekli konular üzerine. Benim gibi herşeyi kontrol etme ve istediğim şekilde devam ettirme çabasında olan biri için bir ülkeye ilk kez gitmenin nasıl bir endişeler yumağı olduğunu tahmin edebilirsiniz.. Yarın böyle bir seyahate çıkıyorum ve büyük merak içindeyim bu seyahatten memnun kalıp kalmayacağıma dair..
Cuma gecesi aynı benim gibi bir kızla tanıştım. Ismi Abby, bu hafta ülkemizde vizyona giren The Ugly Truth filminin baş karakteri. Abby, mükemmelliyetçilik ve kontrol etme tutkusuyla bana benzese de, olayı bana göre bir hayli abartmış; hayatındaki herşeyi madde madde sıraya koymuş ve işi çıktığı çocukla o gece konuşulacaklar listesini hazırlamaya kadar vardırmış.
Abby kendini sadece kadın olduğu için değil de bir birey olarak toplumda kabul ettirme ve kendisini sadece güzelliği için değil de zekası, ve başarısını da takdir edecek bir erkek arkadaş bulma ümidinde. Kadınlar için oldukça makul karşılanabilecek bu istekler erkekler tarafından pek de kabul görmediği için kızımız aşk hayatında pek bir başarı sağlayamıyor. Ta ki Mike, 'Çirkin Gerçekler'i Abby'ye anlatana kadar.
Filmin başrollerinde Katherine Heigl ve Gerard Butler'i izliyoruz. Heigl'ı çocukluğumun en güzel filmlerinden biri olan My Father the Hero'da izlediğimden beri çok severim. Hiçbir dönem modası geçmeyecek bir güzelliği ve ekrandan izleyiciye yansıyan sıcaklığı ile birçok kişinin sevdiği bir oyuncu olduğuna şüphe yok. Ancak bu filmin başındaki birkaç sahnede oyunculuğunu yapmacık ve inandırıcılıktan uzak buldum. Örneğin; titiz, düzenli ve işinde başarılı Abby imajı, filmin başlarında pek iyi yansıtılamamış. Bu nedenle izleyici, filmin ilk 10-15 dakikasında nasıl bir karakterle karşı karşıyayız, bunu tam çözemiyor. Yine bu sene izlediğimiz The Proposal filmindeki Sandra Bullock'un canlandırdığı karakteri anımsayın; düzenli, titiz, işinde başarılı ve erkeklere mesafeli imajı nasıl da anlatıvermişti bize daha filmin en başında.
Katherine Heigl'a geri dönersek, bir sahnede oyunculuğunda tutarsızlık da gözüme çarptı. Karşısındaki erkeğe çekingen, kırılgan hareketlerde bulunan Abby, bir sonraki sahnede yine aynı erkekle oldukça rahat hoşbeş ediyor. Bu problem senaryonun bazı yerlerinde kopukluklar olmasından veya filmin montajı esnasında arada bazı sahnelerin çıkarıldıysa eğer, bundan da kaynaklanıyor olabilir. Bu durumda oyuncunun üstüne fazla gitmeyebilirdim aslında ancak Heigl, aynı zamanda filmin idari/yürütücü yapımcılarından biri. Bu nedenle sorumlulukları sadece oyunculuğu ile sınırlı değil.
Filmin başındaki kısa bölüme dair eleştirilerim bir yana, genel olarak baktığımda, ben filmi çok sevdim. Tabii ki içinde bazı romantik-komedi klişelerini barındırıyor ancak bu film insanı gerçekten güldürüyor. Hem de öyle böyle değil... Özellikle filmin ilk yarısında, sinemadaki herkes gülme krizi geçirdi. O derece komik yani film. Normalde pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim Gerard Butler bile bu filmde kendisini sevdirdi. Oynadığı karakter Mike biraz gıcık bir tip olmasına rağmen, izleyiciden sempati toplamayı bildi. Hakkını yemek istemem, Katherine Heigl da yazımın başında eleştirdiğim sahnelerden sonra toparlandı ve özellikle Gerrard Butler ile birlikte oynadıkları bölümlerdeki komikliği ve tatlılığıyla izleyiciyi kendine sevdirdi.
Kadın-erkek ilişkileri üzerine yapılmış en komik filmlerden biri olan The Ugly Truth'a mutlaka gidin. Çok eğleneceksiniz !
Cuma gecesi aynı benim gibi bir kızla tanıştım. Ismi Abby, bu hafta ülkemizde vizyona giren The Ugly Truth filminin baş karakteri. Abby, mükemmelliyetçilik ve kontrol etme tutkusuyla bana benzese de, olayı bana göre bir hayli abartmış; hayatındaki herşeyi madde madde sıraya koymuş ve işi çıktığı çocukla o gece konuşulacaklar listesini hazırlamaya kadar vardırmış.
Abby kendini sadece kadın olduğu için değil de bir birey olarak toplumda kabul ettirme ve kendisini sadece güzelliği için değil de zekası, ve başarısını da takdir edecek bir erkek arkadaş bulma ümidinde. Kadınlar için oldukça makul karşılanabilecek bu istekler erkekler tarafından pek de kabul görmediği için kızımız aşk hayatında pek bir başarı sağlayamıyor. Ta ki Mike, 'Çirkin Gerçekler'i Abby'ye anlatana kadar.
Filmin başrollerinde Katherine Heigl ve Gerard Butler'i izliyoruz. Heigl'ı çocukluğumun en güzel filmlerinden biri olan My Father the Hero'da izlediğimden beri çok severim. Hiçbir dönem modası geçmeyecek bir güzelliği ve ekrandan izleyiciye yansıyan sıcaklığı ile birçok kişinin sevdiği bir oyuncu olduğuna şüphe yok. Ancak bu filmin başındaki birkaç sahnede oyunculuğunu yapmacık ve inandırıcılıktan uzak buldum. Örneğin; titiz, düzenli ve işinde başarılı Abby imajı, filmin başlarında pek iyi yansıtılamamış. Bu nedenle izleyici, filmin ilk 10-15 dakikasında nasıl bir karakterle karşı karşıyayız, bunu tam çözemiyor. Yine bu sene izlediğimiz The Proposal filmindeki Sandra Bullock'un canlandırdığı karakteri anımsayın; düzenli, titiz, işinde başarılı ve erkeklere mesafeli imajı nasıl da anlatıvermişti bize daha filmin en başında.
Katherine Heigl'a geri dönersek, bir sahnede oyunculuğunda tutarsızlık da gözüme çarptı. Karşısındaki erkeğe çekingen, kırılgan hareketlerde bulunan Abby, bir sonraki sahnede yine aynı erkekle oldukça rahat hoşbeş ediyor. Bu problem senaryonun bazı yerlerinde kopukluklar olmasından veya filmin montajı esnasında arada bazı sahnelerin çıkarıldıysa eğer, bundan da kaynaklanıyor olabilir. Bu durumda oyuncunun üstüne fazla gitmeyebilirdim aslında ancak Heigl, aynı zamanda filmin idari/yürütücü yapımcılarından biri. Bu nedenle sorumlulukları sadece oyunculuğu ile sınırlı değil.
Filmin başındaki kısa bölüme dair eleştirilerim bir yana, genel olarak baktığımda, ben filmi çok sevdim. Tabii ki içinde bazı romantik-komedi klişelerini barındırıyor ancak bu film insanı gerçekten güldürüyor. Hem de öyle böyle değil... Özellikle filmin ilk yarısında, sinemadaki herkes gülme krizi geçirdi. O derece komik yani film. Normalde pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim Gerard Butler bile bu filmde kendisini sevdirdi. Oynadığı karakter Mike biraz gıcık bir tip olmasına rağmen, izleyiciden sempati toplamayı bildi. Hakkını yemek istemem, Katherine Heigl da yazımın başında eleştirdiğim sahnelerden sonra toparlandı ve özellikle Gerrard Butler ile birlikte oynadıkları bölümlerdeki komikliği ve tatlılığıyla izleyiciyi kendine sevdirdi.
Kadın-erkek ilişkileri üzerine yapılmış en komik filmlerden biri olan The Ugly Truth'a mutlaka gidin. Çok eğleneceksiniz !
22 Eylül 2009 Salı
Hollywood
Oldum olası Altın Küre ve Oscar törenini izlemeye bayılırım. Evet itiraf ediyorum, Hollywood'un görkemini seviyorum ve ABD'nin, dünya sinemasının kalbi olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar dünyaya baktığımızda, birçok ülkenin sineması oldukça başarılı işler çıkarsa da, Amerikan sineması halen bu işin merkezi. Gişe için yapılmış büyük prodüksiyonlar olsun, sanat filmleri olsun, drama, komedi, korku ve bunun gibi birçok tür film, devamlı şekilde üretiliyor ve izleyiciye sunuluyor. Tüm dünyanın en yetenekli oyuncu ve yönetmenleri, Hollywood'da çalışmak için yanıp tutuşuyor, bundan dolayı birçok yetenek, orada şans bulmak için uğraşıyor hayatları boyunca. Bu, bence Amerikan sinemasının en büyük avantajı. Kendi içinde yetenek çıkarmasına gerek kalmadan, yetenekler ona geliyor. Çekilen filmlerin çoğu tüm dünyaya dağıtıldığı için gelir de inanılmaz düzeyde... Dolayısıyla, her tür yeniliğe açık çünkü başarısızlık halinde telafisi mümkün. Bu alanda başarılık bir örnek olan Scream isimli film, korku/gerilim türü filmler içinde bir çığır açtı çünkü yepyeni bir alt tür yarattı Scream.
Şimdi kutunun dışına çıkıp bakıyorum konuya ve hemen aklıma bir soru geliyor. Madem bu kadar para var, yetenek var, imkan var; neden bazen yaratıcılıkta tıkanma yaşıyor bu Amerikan sineması? Geçmişte başarılı olmuş Amerikan (örn:Stepford Wives) veya başka ülke filmlerini yeniden çekmeleri (İspanyol Rec, Japon Ring gibi), çizgi romanları filme dönüştürmeleri ve bu filmlerden 3'er, 5'er film çıkarmaları belki bazı sinemaseverleri Hollywood'dan soğutuyor, ancak unutmayalım ki, bu tür filmler çok gişe yapan ve belki de Hollywood ekonomisini ayakta tutan yapımlar. Üstelik birçoğu gişe başarısı yanında sanatsal beğeni de toplamış filmler. Örneğin; The Dark Knight bir Batman filmi ancak çizgi roman uyarlaması sevmeyenler bile, bu filmi çok beğenerek izledi.
Sinema anlayışı ve beğenisinin herkes için farklı olduğuna inansam da, bazı sinema severler tarafından Hollywood'un, gişe amaçlı klişe filmler çıkarması nedeniyle reddedilmesine karşı çıkıyor ve bu sinema sayesinde 12 Angry Men, Se7en, American Beauty, The Usual Suspects, Gladiator, Little Children gibi filmleri izleme şansını bulduğumuzu hatırlatmak istiyorum.
Yazımda bahsi geçen filmlerin DVDsini bulmak mümkün. İyi seyirler.
Şimdi kutunun dışına çıkıp bakıyorum konuya ve hemen aklıma bir soru geliyor. Madem bu kadar para var, yetenek var, imkan var; neden bazen yaratıcılıkta tıkanma yaşıyor bu Amerikan sineması? Geçmişte başarılı olmuş Amerikan (örn:Stepford Wives) veya başka ülke filmlerini yeniden çekmeleri (İspanyol Rec, Japon Ring gibi), çizgi romanları filme dönüştürmeleri ve bu filmlerden 3'er, 5'er film çıkarmaları belki bazı sinemaseverleri Hollywood'dan soğutuyor, ancak unutmayalım ki, bu tür filmler çok gişe yapan ve belki de Hollywood ekonomisini ayakta tutan yapımlar. Üstelik birçoğu gişe başarısı yanında sanatsal beğeni de toplamış filmler. Örneğin; The Dark Knight bir Batman filmi ancak çizgi roman uyarlaması sevmeyenler bile, bu filmi çok beğenerek izledi.
Sinema anlayışı ve beğenisinin herkes için farklı olduğuna inansam da, bazı sinema severler tarafından Hollywood'un, gişe amaçlı klişe filmler çıkarması nedeniyle reddedilmesine karşı çıkıyor ve bu sinema sayesinde 12 Angry Men, Se7en, American Beauty, The Usual Suspects, Gladiator, Little Children gibi filmleri izleme şansını bulduğumuzu hatırlatmak istiyorum.
Yazımda bahsi geçen filmlerin DVDsini bulmak mümkün. İyi seyirler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hakkımda
- Aysegul Uluc
- Instagram:@stylishtimes Snapchat:@astylishtimes Twitter:@AysheRose